09 EKIM 2006 PAZARTESI GUNLU GAZETELERDEN BASINDA YARGI HABERLERI
| OZDERIN,M. msn : ozderin@hotmail.com |
9 Ekim 2006 Tarihli ve 26314 Sayılı Resmî Gazete
MEVZUAT
YÜRÜTME VE İDARE BÖLÜMÜ
MİLLETLERARASI SÖZLEŞME
2006/10922 Avrupa Ekonomik Komisyonu Tır Karneleri Himayesinde Uluslararası Eşya Taşınmasına Dair Gümrük Sözleşmesi’nin Değişikliklerinin Onaylanması Hakkında Karar
BAKANLIKLARA VEKÂLET ETME İŞLEMİ
— Devlet Bakanı Kürşad TÜZMEN’e, Devlet Bakanı Mehmet AYDIN’ın Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
— Kültür ve Turizm Bakanlığına, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin ÇELİK’in Vekâlet Etmesine Dair Tezkere
YÖNETMELİK
— Uşak Üniversitesi Lisansüstü Eğitim-Öğretim ve Sınav Yönetmeliği
Türkiye elit bir ülke
Dünya Bankası Türkiye Direktörü Andrew Vorkink IMF’nin kota artırımının Türkiye’nin elit bir ülke olduğunu gösterdiğini söyledi. Vorkink’e göre Türkiye, Romanya ve Bulgaristan’dan daha güçlü bir ekonomiye sahip
DÜNYA Bankası Türkiye Direktörü Andrew Vorkink, IMF’nin, Türkiye’nin kotasını artırmasının, Türkiye’nin elit bir ülke haline geldiğini gösterdiğini söyledi. IMF, kota payını artırarak Türkiye’nin, ‘yükselen bir küresel güç’ olduğunu teyit etti’ dedi. Verilere göre, Türkiye’ye gelen yabancı sermaye içindeki ‘sıcak para’ olarak da adlandırılan kısa vadeli sermaye oranının, geçen yıldan itibaren düşmeye başladığına dikkat çeken Vorkink, ‘Bu yılın ilk altı ayında, Türkiye’ye gelen sıcak para oranı geçen yıla göre yaklaşık yüzde 80 azaldı, bunun yerine uzun vadeli yabancı sermaye yatırımı ile doğrudan yabancı sermaye oranı artış gösterdi. Bütün bu gelişmeler, yabancı yatırımcıların Türkiye’yi kısa vadeli yatırım pozisyonundan çıkartarak, uzun vadeli baktıklarını gösteriyor’ dedi.
DÜNYA Bankası Güney Avrupa bölgesinde çalıştığı için Türkiye ile Bulgaristan ve Romanya’yı ekonomik ve yapısal olarak çok iyi tanıdığını hatırlatan Vorkink, Türkiye’nin, gelecek yıl AB
üyesi olmaya hazırlanan Romanya ve Bulgaristan’a göre daha güçlü bir ekonomik altyapıya, idari kapasiteye ve daha fonksiyonel adli sisteme sahip olduğunu da vurguladı. Türkiye’nin mevcut reform sürecini sürdürmesi halinde, 10 yıl içinde, AB’nin üç katı bir ekonomik büyüme, sosyal güvenlik dengesini kurmuş, eğitimli işgücüne sahip, güçlü ve rekabetçi bir ülke haline geleceğini belirten Vorkink, bu süreç sonunda Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasa bile küresel bir güç olacağını, zaten böyle bir durumda, Türkiye’nin AB’yi istemesinden daha çok AB’nin Türkiye’yi isteyeceğini vurguladı.
TURKiYE’DEN AYRILIYOR
2003 yılından bu yana Türkiye’de görev yapan Andrew Vorkink, görev süresinin dolması nedeniyle kasım ayında Türkiye’den ayrılacak. Vorkink, Washington’da Amerikan Üniversitesi’nde Hukuk ve Kalkınma üzerine dersler vereceğini söyledi. Türkiye’yi ve Türk insanını çok sevdiğini ifade eden Vorkink, gelecek yıl Türkiye’ye tekrar dönerek öğretim üyesi olarak çalışmak isteğini söyledi. Vorkink, muhtemelen İstanbul’da bir üniversitede öğretim üyeliği yapacağını da kaydetti.
09.10.2006 ( Star )
Biricik oğlumuz öldüğüyle kaldı
Oto-Drag Şampiyonası’nda yarışçının seyircilerin arasında ezdiği gencin ailesi, aradan 6 ay geçmesine rağmen kazayla ilgi dava açılmamasına isyan edip 145 bin YTL’lik tazminat davası açtı...
Nisan ayında yapılan Türkiye Oto- Drag Şampiyonası’nda Abdullah Levent Kesen’in kullandığı otomobilin kontrolden çıkarak seyircilerden üçünün ölümüne, birinin de yaralanmasına neden olduğu kazayla ilgili henüz ceza davası açılmayınca, hayatını kaybedenlerden İbrahim Uzun’un ailesi tazminat davası açtı. Kazada can veren 18 yaşındaki İbrahim Uzun’un annesi Şerife, babası Şevket ve ablası Gül Uzun, taraflar hakkında 145 bin YTL’lik maddi ve manevi tazminat istemiyle dava açarken, diğer ailelerin dava için ceza davasını bekledikleri belirtildi. 2’nci Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın ilk duruşma tarafların delil sunması için 19 Aralık’a ertelendi. Duruşma çıkışı duygularını dile getiren Uzun ailesi, kazanın üzerinden 6 ay geçtiği halde ceza davasının açılamamış olmasını anlayamadıklarını söyledi. Abla Gül Uzun rahatsızlıklarını şöyle dile getirdi: “Dehşet verici bir katliamdı. Üzerinden 6 ay geçtiği halde keşif bile yapılmadı. Türk adaletine güveniyoruz, ancak adalet zamanında gerçekleşmeli. Burada ihmali olan tüm makamların bunu itiraf etmesini istiyoruz. Neredeyse yarışlar tekrarlanacak, halen ceza davası açılmadı. Suçlular ellerini kollarını sallayıp geziyor”
Anne Şerife Uzun ise “Biz evladımızı kaybettik, başka canlar yanmasın diye suçluların cezalarının verilmesi için dava açılmasını bekliyoruz” diye konuştu.[Vatan]
ECEVIT, GÜL VE ERDOGAN'A YARGITAY'DAN INCELEME.
-Fransa'nin 2001'de ve bir çok Avrupa ülkesinin de bu tarihten sonra 'Ermeni soykirimi' yapildigina iliskin kararlarina karsi dönemin Basbakan ve Disisleri Bakanlarinin AIHM nezdinde gerekli girisimleri yapmamasi, inceleme konusu oldu.
-Yargitay Cumhuriyet Bassavciligi, Avukat Sedat Vural'in 2001'den bu yana yönetimde bulunan eski Basbakanlar Bülent Ecevit, Abdullah Gül ile Basbakan Recep Tayip Erdogan hakkinda yaptigi 'görevi kötüye kullanmak' ve 'Türklügü asagilamak' suçlamasini isleme soktu.
ANKARA(ANKA)-Yargitay Cumhuriyet Bassavciligi, Ermeni soykirim iddialarina karsi Avrpupa Insan Haklari Mahkemesi nezdinde, devlet basvurusu yapmamaktan 2001 yilindan bu yana görev yapmis Basbakan ve Disisleri Bakanlari aleyhine yapilan 'Görevi kötüye kullanma' ve 'Türklügü asagilama' suçlamasini isleme aldi.
Avukat Sedat Vural, 2001'den bu yana Basbakanlik yapmis Bülent Ecevit, Abdullah Gül ile Disisleri Bakanligi yapmis Ismail Cem, Yasar Yakis, hakkinda 'görevi kötüye kullanmak' ve 'Türklügü asagilamak'tan suç duyurusunda bulundu. Yargitay Cumhuriyet Bassavcligi ise 29 Eylül 2006'da 19156 sayi ile basvuruyu isleme koydu. Sedat Vural, sikayetini su gerekçelere dayandirdi:
'Süphelilerin anayasal ve yasal görev yetkileri oldugu halde hak ve adalete, uluslar arasi hukuka bu baglamda AIHM'e açikça aykiri Fransa'nin 2001 yilinda, bir çok Avrupa ülkesinin bu yildan sonra kabul ettigi ?Ermeni Soykirim' yasalarina karsi bu sözlesmeye taraf AB üyeligine aday bir ülke olarak, bu sözlesme ile getirilen uluslararasi Koruma Mekanizmasi konumunda bulunan AIHM'e sözlesmenin 33. maddesi geregi ?devlet basvurusu' yapilmamasi sonucu soykirim yaftasinin Türk halkinin ve bu halktan biri olarak sahsimin boynuna asilmasina sebep ve seyirci kalinmasi.' (ANKA)
(LTF/ÇAG)
9.10.2006 TSI:13.29
Kadrolaşma suçlamasına belgeli yanıt
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, kendisi hakkında yarın görüşülecek gensoru önergesine, üst düzey bürokratların isim listesi ile yanıt verecek. CHP'nin 'Milli Eğitim Bakanlığı'nda Bakan Çelik'e yakın isimler kadrolaşıyor' suçlaması üzerine gündeme gelen gensoru, TBMM'de yarın ele alınacak.
SOMUT DELİLLER
Gensoruya karşı somut delille yanıt vermeye hazırlanan Bakan Çelik, Milli Eğitim Bakanlığı'nın üst düzey bürokratlarının tam listesini hazırladı. Bürokratların nereli olduklarının da belirtildiği listede 47 isim yer alıyor. Bakan Çelik'in listesinde, Vanlı iki bürokrat ile Çelik soyadlı iki bürokrat da bulunuyor. Müsteşar Yardımcısı Salih Çelik ile Hukuk Müşaviri Osman Çelik'in, Bakan Çelik'le akraba olmadıkları da yarın yapılacak görüşmede milletvekillerine açıklanacak. Milli Eğitim Bakanlığı bürokratları arasında doğum yeri Van olan bürokratların ise Okul Öncesi Genel Müdürü Remzi İnanlı ile Ortaöğretim Genel Müdürü Kerem Altun oldukları belirtildi. Bu bürokratların, kendileri gibi Vanlı olan Bakan Çelik'le, akraba olmadıkları da yarınki görüşmelerde vurgulanacak. Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik'in, yarın yapılacak gensoru görüşmeleri öncesinde bürokratlarının isimlerinin ve nereli olduklarının belirtildiği listeyi çoğaltarak milletvekillerine dağıtacağı da öğrenildi.
Kıvanç EL/ANKARA [ Aksam ]
Erdoğan'a TESEV sorusu...
CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'a, TESEV'in hazırladığı raporda çalışma yapan Polis Akademisi öğretim üyeleri hakkında inceleme başlatılıp başlatılmadığını sordu.
AA-Kart, Başbakan Erdoğan'ın yanıtlaması istemiyle TBMM Başkanlığına sunduğu soru önergesinde, 58 ve 59. Hükümet döneminde emniyet birimleri içinde kıdem ve liyakat yerine, cemaat-tarikat ilişkileriyle kadrolaşma yapıldığını gösteren bulgulara, her geçen gün yenilerinin eklendiğini ifade etti.
Gelinen aşamada, hukuk devleti yapılanmasını sakatlayan en önemli unsurun, kadrocu cemaat yapılanması olduğunu vurgulayan Kart, bu yapılanmanın anayasal kurumlar arasında ciddi ve tehlikeli ihtilaflara yol açtığını kaydetti.
Kart, soru önergesinde, Atabeyler operasyonunda sahte olduğu ortaya çıkan suikast krokilerinin, kimler tarafından hazırlandığını ve bu kişilerin konumunun ne olduğunu öğrenmek istedi.
Askeri savcılığın, bu eyleme karıştıklarını tespit ettiği 6 polis hakkında, bugüne kadar herhangi bir işlem yapılıp yapılmadığını soran Kart, önergesinde şu sorulara yer verdi:
''TESEV'in hazırlamış olduğu, askeri kurumları hedef alan ve anayasal kurumlar arasında ihtilafa yol açan raporda çalışma yapan ve Polis Akademisine mensup olduğu bilinen öğretim üyeleri için herhangi bir inceleme ve soruşturma süreci başlatılmış mıdır?Bu raporun hazırlanmasına katkı sağlayan öğretim üyeleri, öğretim araştırma görevlileri kimlerdir; bu kişiler hangi tarihten bu yana Polis Akademisi
bünyesinde görev yapmaktadır?''
Oğlu kaçırılan başkan İHD'den yardım istedi
AK Parti Tunceli İl Başkanı Veli Suroğlu, terör örgütü PKK tarafından kaçırılan oğlunun kurtarılması için İnsan Hakları Derneği (İHD) Tunceli temsilciliğine başvurdu.
İHD Tunceli Şubesi Başkanı Avukat Barış Yıldırım, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, Veli Suroğlu'nun, 24 Eylülde Tunceli merkeze bağlı Doluküp yolunda kaçırılan oğlu Serdar Şener Suroğlu'nun hayatından endişe ettiğini, oğlunun kurtarılması için kendilerine başvuruda bulunduğunu söyledi.
Avukat Yıldırım, her ne sebeple olursa olsun insanların insancıl hukuka aykırı olarak özgürlüklerinden mahrum bırakılmasının, iradeleri dışında alıkonulmasının, yaşam haklarının tehlikeye atılmasının hiçbir koşulda meşru ve mazur görülemeyeceğini belirtti. Yıldırım, ''Serdar Şener Suroğlu'nun özgürlük ve güvenlik hakkı ihlal edilmiştir. Halihazırda Suroğlu'nun can güvenliği, yaşam hakkı ciddi bir tehlike altındadır. Suroğlu'nun koşulsuz, şatsız, olarak derhal serbest bırakılmasını talep ediyoruz'' dedi
(aa)
2001'den bu yanaki kabine üyeleri hakkında suç duyurusu
Ankara Barosu avukatlarından Sedat Vural, "Bazı Avrupa ülkelerinde kabul edilen 'Ermeni Soykırım' yasalarına karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) devlet başvurusu yapmadıkları" iddiasıyla 2001'den bu yana görev yapan kabine üyeleri hakkında suç duyurusunda bulundu.
AA-Vural, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği suç duyurusu dilekçesinde, daha önce Cumhurbaşkanlığına konuya ilişkin yaptığı başvuru dilekçesinin içeriğini bu dilekçede de tekrarladı.
Fransa'da kabul edilen "1915 Ermeni Soykırımını Fransa Açıkça Kabul Eder" içerikli yasanın uluslararası hukuk ve sözleşmeler ile ikili anlaşmalara aykırı olduğu gerekçesiyle AİHM'ne başvuruda bulunduğunu ifade eden Vural, Dışişleri Bakanlığı ile irtibata geçerek, Fransa'nın aldığı kararın Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3, 6, 7, 10 ve 17. maddelerine açıkça aykırılık taşıdığını, bu karara karşı AİHM'e devlet başvurusu yapılmasının "Türk tarihi ve kültürü açısından zorunlu olduğunu" belirttiğini kaydetti.
Dışişleri Bakanlığının ise bu konuda bir girişimi bulunmadığını savunan Vural, dilekçesinde şunları ifade etti:
"Ocak 2001 tarihinde Avrupa'da ilk kez Fransa Parlamentosu, 'Ermeni Soykırımı' kararı alırken, ülkemizde iktidarda bulunan hükümet, Paris Büyükelçisini geri çağırma dışında ne uzun soluklu tutarlı bir ulusal duruş sergilemiş ne de bu kararı AİHM'e taşıyarak, bu kararın uluslararası hukuk çerçevesinde tartışılır hale gelmesine katkı yapmıştır. Hukuki ve maddi içsel güvensizlik, dışsal girişim ve atılımlara engel olmuştur."
Vural, dilekçesinde, 2001'den bu yana görev yapan 57, 58 ve 59. hükümetlerin başbakanı ve bakanlarının, Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 257/1. maddesinde düzenlenen "görevi kötüye kullanmak" ve 301. maddesinde yer alan "Türklüğü aşağılamak" suçlarından yargılanmalarını talep etti.
Prada, taklite savaş açtı
Tekstil sektörünün dünyaca ünlü markası “Prada” taklitleriyle mücadele ediyor.
ANKARA - Grup Ofis’ten yapılan yazılı açıklamada, Prada’nın, bir tekstil firması tarafından yapılan “Prasa” marka başvurusuna tescil kararına karşı Ankara Fikri ve Sınai Haklar Hukuk Mahkemesine dava açtığı, dava sonucunda ise Prada ve Prasa ibarelerinin esas unsur, fonetik ve biçimsellik nedeniyle aynı olması ve söz konusu ürün gruplarının aynı ve benzer türden olduğu kararına varıldığı belirtildi.
Açıklamada, mahkemede, markaların karıştırılacağı ve ayrıca Prada markasının bir dünya markası olması nedeniyle, başvuru sahibinin tanınmış markanın itibarından haksız biçimde yararlanma amacında olduğu kararına varıldığı, bu nedenle Prasa markasının, temyiz yolu açık olmak üzere iptal edildiği bildirildi.
Gartner: Tekel davaları Vista’yı erteletir
Danışmanlık şirketi Gartner, Microsoft’un yeni kuşak işletim sistemi Windows Vista’nın lansmanını tekelleşme ile ilgili hukuki sorunlar çözülene dek Nisan’a çekilmesini öneriyor.
ZDNET -NTV-MSNBC
LONDRA - ABD’li danışmanlık şirketleri, Microsoft’un yeni işletim sistemi Windows Vista’nın ne zaman piyasaya çıkacağıyla ilgili spekülasyon yapıyor. Goldman Sachs, Vista’nın açıklandığı gibi Ocak sonunda çıkacağını savunurken, Vista’nın daha önceki ertelemelerini öngören Gartner ise yeni bir gecikme sinyali verdi. Microsoft, Windows Vista’nın kurumsal versiyonunu Kasım ayına yetiştireceği açıklamıştı.
Goldman Sachs analisti Rick Sherlund imzalı bir raporda, Vista’nın nihai betasının çok yakında çıkacağı, Microsoft’un söz verdiği tarihlere uyacağı savunuldu. Raporda, “Şimdiye dek şüpheyle yaklaşılan Vista’nın lansman tarihi ile ilgili kuşkular nihai betanın kesinleşmesiyle giderilmiştir” denildi.
GARTNER: NİSAN’A ERTELENİR
Buna karşılılık Gartner, Microsoft’un Vista’yı Nisan ayına kadar erteleyebileceğini öne sürüyor. Gartner, daha önce de Vista’nın ertelenmesinin işletim sisteminin genel yapısı için iyi olacağını savunan bir rapor yayınlamıştı. Goldman Sachs ise, Vista’nın yılbaşından sonra çıkması halinde, kullanıcıları cezbetmek için çeşitli indirimler ve kampanyalar yapacağını öngörüyor.
AB İLE REKABET SORUNU SÜRÜYOR
Gartner, Vista’nın ertelenmesini gerektirebilecek en ciddi sorun olarak AB Rekabet Komisyonu’nu gösteriyor. AB Rekabet Komisyonu, Vista’da arama çubuğuna MSN Search’ün konması gibi bazı özelliklerin Microsoft’un tekel konumunu güçlendirdiği gerekçesiyle soğuk bakıyor. Komisyon’un negatif rapor vermesi halinde, Vista’nın AB pazarlarında lansmanı da gecikecek.
Gartner analisti David Mitchell-Smith’in kaleme aldığı raporda, Microsoft’un muhtemel bir gecikmede ise AB Rekabet Komisyonu’nu sorumlu tutarak eleştirileri göğüsleyeceği vurgulanıyor. Gartner raporunda ayrıca Microsoft’un yeni güvenlik yazılımı çıkarmasıyla artık rakibi olan Symantec ve Adobe’den de gelecek davalara hazırlandığı belirtiliyor.
RELEASE CANDIDATE 2 YAYINLANDI
Microsoft, yeni kuşak işletim sistemi Windows Vista’nın nihai deneme sürümü olan Release Candidate 2’yi yayınladı. Microsoft’tan yapılan açıklamada, Vista’nın Ocak 2007’ye yetiştirileceği belirtildi.
Microsoft, nihai betanın da yayınlanmasıyla Vista’nın takviminin zamanında işlediğini savundu. Release Candidate 2, Cuma günü teknik ve geliştirici kadrolara dağıtıldı. Vista’nın kurumsal versiyonu Kasım ayında şirketlere dağıtılacak. Microsoft, son kullanıcı sürümünün ise Ocak 2007’de çıkacağını açıklamıştı. Ancak pazar araştırma şirketi Gartner, işletim sisteminin nihai sürümünün Nisan’a ertelenmesini savunmuştu.
GAZETECILER 'BASIN ÖZGÜR MÜ?' SORUSUNU SORDU.
-'Basin Özgürlügü Sempozyumu'nda gazeteciler basin özgürlügünü tartisti. Ece Temelkuran büyük medya kuruluslarinda çalisan gazetecilerle, küçük kurumlarda çalisanlari 'otoban gazetecileri/yan yola sapmis gazeteciler' olarak ayirirken, Ragib Zarakolu, çikartilan yasalara karsin özgür basin geleneginin zedelenmedigini dile getirdi.
ISTANBUL(ANKA)- 'Basin Özgürlügü Sempozyumu' gazetecilerin basin üzerine ilginç tartismalarina sahne oldu.
Atilim Gazetesi'nin 12'nci yili nedeniyle Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nde düzenlenen 'Basin Özgürlügü Sempozyumu'na gazeteci-yazar Ragib Zarakolu, Düsünce Suçuna Karsi Girisim Temsilcisi Sanar Yurdatapan, Milliyet Gazetesi yazari Ece Temelkuran, Türkiye Gazeteciler Sendikasi Yönetim Kurulu Üyesi Yildirim Boran, Birgün yazari Mehmet Güç, Evrensel Gazetesi yazari Bülent Falakoglu ve Tutuklu Gazetecilerle Dayanisma Platformu Temsilcisi Necati Abay katildi.
ZARAKOLU: 'YA SUSMAYI BILMIYORUZ, YA SUSTURMAYI BILMIYORLAR'
Basin ve devlet arasinda yasanan çatismayi 'bitmeyen bir senfoniye' benzeten Ragib Zarakolu, dünyada sansüre karsi en tecrübeli basin geleneginin, Abdülhamit döneminden bu yana cezalarla ugrasan Türkiye basininda oldugunu belirtti.
'Susmayi bilmiyoruz, ya da devlet susturmayi bilmiyor' diyen Zarakolu, aydinlarin yazarlarin susmalari gerektigini anlamadigini ifade etti. 12 Eylül'de basina verilen cezalarin binlerce yila vardigina isaret eden Zarakolu, Terörle Mücadele Yasasi'nin ardindan baslayan mücadeleyi ise 'muhtesem' kelimesiyle tanimladi.
Yalnizca Özgür Gündem Gazetesi'ne 600 dava açildigini hatirlatan Zarakolu, buna karsin basinin halen islevinin yerine getirmeye çalistigini kaydetti. Zarakolu, 'Bence yasalar yoluyla basinla ugrasmaktan vazgeçsinler artik' dedi.
Sanar Yurdatapan, devletin 'manevi sahsiyetine hakaret davalari' ile ugrasmasini, boksörün çocuk dövmesine benzetti. 'Bir çocuk bir boksöre hakaret ederse ve boksör ona vurursa bu saçmadir' diyen Yurdatapan, davalarla tek tek ugrasarak kanunsuzluklarini göstermek gerektigini dile getirdi.
TEMELKURAN: BIR OTOBAN GAZETECISI VAR BIR DE YAN YOLA SAPAN
Ece Temelkuran, büyük medya kuruluslarinda çalisan gazetecilerin küçük basin kuruluslarinda çalisan muhalif gazetecileri yan yollara sapmis olarak görme egiliminde oldugunu söyledi. Büyük medya kuruluslarindaki bu gazetecileri 'otoban/orta yol gazetecisi' olarak niteleyen Temelkuran, bu gazetecilerin 'düsünce suçu ile ilgili belalar bizim basimiza gelmez' hissini savusturmaya çalistigini kaydetti.
Son dönemlerde kendisine 'gazeteci olmak için kimleri tanimak gerekiyor' sorusunun çok yöneltildigini sözlerine ekleyen Temelkuran, 'gazeteci olmak için zalim sofralarindan geçmek gerektigi düsüncesi yayginlasti' dedi.
GÜÇ: BIR IHALE YÜZÜNDEN MI SÖYLENMEZ GERÇEKLER?
Mehmet Güç, konusmasinda, artik gazetecilerin topluma bir seyleri aktarmak yerine yorumlamak islevini yerine getirdigini söyleyerek, 'Büyükanit'in bir medya kurulusuna sagladigi bir ihale midir bunu söyletmeyen?' sorusunu ortaya atti.
Düsünce suçu davalarinda gazetelerin iki yüzlü bir tavir izlediginin de altini çizen Güç, 'ulusal çikar' söz konusu olunca savunulan davalarin, Avrupa Birligi söz konusu olunca kötülendigini söyledi. Yasanan sorunlarin dönemsel tepkilerle geçistirildigini ifade eden Güç, 'bagimsiz medya kuruluslarini daha iyi nasil kullanabiliriz?' sorusuna cevap aranmasi gerektigini söyledi.
BORAN: 'MUHALIF GAZETECILER NEDEN BIR ARAYA GELMIYOR?'
Yildirim Boran, küçük kuruluslarda çalisan gazetecilerin, muhaliflerin de örgütlenmesi gerektigine isaret etti. Gazeteciligin sigortasiz, sözlesmesiz, örgütsüz bir hale geldigine dikkat çeken Boran, çogu ekmek derdinde olan gazetecilerin, günü kurtarma derdine düstügünü vurguladi. Boran 'neden ilerici devrimci gazeteciler bir araya gelmezler?' dedi.
Bülent Falakoglu da, Türkiye'de dönem dönem düsmanlar yaratildigini söyleyerek 28 Subatta Laik-Islamci çatismasinin ardindan günümüzde daha uzak düsmanlarin yaratildigini, linçlerin tesvik edildigini belirtti.
Necati Abay da, Türkiye'de su an 25 gazetecinin tutuklu oldugunu hatirlatarak bu rakamin düsündürücü oldugunu söyledi. (ANKA)
(AÖ/ÇAG)
9.10.2006 TSI: 10.51
Kayapınar Belediye Başkanı Zülküf Karatekin ise şöyle konuştu: “Polis karakolu yeşil alan üzerine, kaçak yapılmış. Ama biz mühürlemeye kalkmadık. Diyarbakır’daki yapıların yüzde 90’ının ruhsatı yok. Gerginliğin silah ruhsatı verilmemesi ile de bir alakası yok. Ben 5 yıldır müracaat etmeme rağmen geçmişteki davalarından dolayı silah ruhsatı alamıyorum. Emniyet ile ilgili bir sorunumuz yok.” [ Vatan ]
Petrol Ofisi'nin IMKB'ye gönderdigi açiklamada, EPDK tarafindan verilen idari para cezasinin iptali için yargi süreci baslatildigi vurgulandi. Açiklamada, 'Sözkonusu yargi süreci devam etmekte olup, tamamlanincaya kadar sirketimizce idari para cezasinin ödenmesine yönelik bir islem baslatilmayacaktir' denildi. Lisanssiz akaryakit istasyonlarina akaryakit sattiklari gerekçesiyle EPDK Petrol Ofisi'ne 499.4 milyon YTL idari para cezasi vermisti.
TURCAS'IN YAZISI
Turcas Petrol, IMKB'ye gönderdigi açiklamada, EPDK'nin verdigi idari para cezasinin tahsilatinda 5326 sayili yasa ve Maliye Bakanligi'nin Tahsilat Genel Tebligi'ne uymasi gerektigini bildirdi. Turcas Petrol, konuyla ilgili olarak EPDK Baskanligi'na gönderdigi yaziyi IMKB'ye de gönderdi. Yazida, verilen para cezasinin ancak Danistay'da açilan iptal davasinin reddedilmesi ve yasal itiraz yollarinin tüketilerek kesinlesmesi halinde, Kabahatler Kanunu uyarica, Amme Alacaklarinin Tahsil Usulü Hakkinda Kanuna tabi olarak tahsil edilebilecegi belirtildi.
Yazida, bu nedenlerle Danistay'a açilan iptal davasi kesinlesene kadar idari para cezasi kararinin tatbik edilemeyecegi ve herhangi bir tahsilat isleminin yürütülemeyeceginin 5326 sayili yasanin hükmü oldugu kaydedildi.
Söz konusu yazida ayrica, Maliye Bakanligi'nin Tahsilat Genel Tebligi'nin vergi dairelerince yapilacak islemler baslikli maddesi kapsaminda idari para cezalarinin kesinlesmeden tahsil için gönderilmesi halinde, isleme alinmayarak ilgili idareye geri gönderileceginin amir bulundugu hatirlatildi.
28 DAGITIM SIRKETINE 1.6 MILYAR YTL CEZA
EPDK aralarinda Petrol Ofisi ve Turcas Petrol'ün de bulundugu 28 akaryakit dagitim sirketine lisanssiz bayilere akaryakit sattiklari gerekçesiyle toplam 1.6 milyar YTL para cezasi vermisti. Sirketler bu cezaya karsi Danistay'a dava açtilar.
Bu arada ceza kararinin teblig edilmesinin üzerinden bir ay geçen sirketlerin ödemesini yapmasi gerektigi savunuluyor.
(ANKA)
(BSK/ÖND)
09.10.2006 - 11:08
AA-Öymen, CHP İstanbul Milletvekili Şükrü Elekdağ ile TBMM'de düzenlediği basın toplantısında, Paris'te yetkililerle görüşmelerinde, tasarının Türkiye halkına karşı savaş ilanı anlamına geleceğini, iki ülke ilişkilerinin tahrip olacağını, Türk halkını inciteceğini söylediklerini anlattı. Öymen, görüştükleri bütün milletvekillerinin kendilerine hak verdiğini, tasarıyı savunamadıklarını ifade etti.
Bursa 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan sanıklardan Erol Evcil ile Burhanettin Türkeş, Malki'yi öldürmek suçundan 3'er yılı hücre olmak üzere "ömür boyu", Malki'nin kasası olarak bilinen Erol Erkohen'deki çek ve senetleri gasp etmek suçundan 12.5 yıl, parasını gasp etmekten ise 11 yıl 4 ay 3 gün hüküm giydi. Sanık avukatlarının itirazı üzerine Yargıtay'ın bozduğu dava dosyasının görülmesine Bursa 2'nci Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam edilirken, mahkeme heyeti, duruşmaya gelmeyen Burhanettin Türkeş hakkında "yakalama" kararı çıkarttı.
Tekstilci İbrahim Sönmez'e ait fabrikanın hisselerini zor ve tehdit kullanarak değerinden düşük fiyata aldığı iddiasıyla hakkında "gıyabi tutuklama" kararı çıkartılan Burhanettin Türkeş, polisin yaptığı tüm aramalara rağmen bulunamadı. Bursa Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürlüğü ekipleri bir ihbarı üzerine 3 gündür Bursa'da çeşitli yerlerde görülen Burhanettin Türkeş'i takibe aldı.
Takip sonucu Burhanettin Türkeş, önceki gün akşam saatlerinde Mudanya'da bir kahvede arkadaşlarıyla okey oynarken yakalandı. Sahte kimlik kullanıp, tanınmamak için kep takan Türkeş, arandığı süre içerisinde otoparka çektiği lüks minibüste yatıp kalktığı söyledi. Türkeş çevreden yaklaşanları görmek için minibüs çeşitli bölümlerine kamera sistemi yerleştirdiğini itiraf etti.
Burhanettin Türkeş, Bursa Emniyet Müdürlüğü'nde tamamlanan sorgusunun ardından adliyeye sevk edildi. Tekstilci ibrahim Sönmez'e ait fabrikanın hisselerini tehditle düşük fiyata aldığı iddiasıyla hakkındaki "gıyabi tutuklama" kararı vicahiye çevrilen Türkeş tutuklanarak cezaevine gönderildi.
Bursa'nın Çepni köyünde doğan Erol Evcil 15 yaşında ticarete atıldı. Kısa sürede büyük paralar kazandı. "3 uçaklı trilyoner işadamı" diye anılmaya başlandı. Sigortacılık ve turizm işleriyle uğraştı. Dünyanın en büyük entegre zeytin işleme tesisi olan Eze Zeytincilik'i kurdu. Türkbank'tan aldığı 65 milyon dolar krediyi ödeyemeyince bankayı satın almaya çalıştı. Bankayı satın almasını engellediği ileri sürülen borsa yöneticisi Adil Öngen'i, Alaattin Çakıcı'ya vurdurtmak istediği iddia edildi. Kredi borcunu zamanında ödeyemediği için Eze Zeytin fabrikasını İş Bankası'na devretmek zorunda kaldı. İddiaya göre Nesim Malki'den aldığı 2 trilyon liralık kredi için cinayetten iki ay önce tartıştılar. Evcil, Malki'den aldığı krediyi 'nakit yok' gerekçesiyle ödemek istemedi ve bu nedenle de yanında çalışan eski polis şefi Yusuf İlhan'ı cinayetin organizasyonuyla görevlendirdi.
İlhan, Bursa emniyetinden yanında getirdiği ve Evcil'in şirketlerinde çalışmaya başlayan polislerden Mehmet Sümbül, Şükrü Elverdi, Oğuz Işık ve Burhanettin Türkeş'e işi havale etti. Burhanettin Türkeş ve diğer 3 tetikçi, Malki'yi 28 Kasım 1995 saat 10.20'de Bursa Yenişehir Havaalanı'ndan çıktıktan sonra kırmızı ışıkta çapraz ateşe tutarak öldürdü.
80'lerin çek-senet mafyasından Ülkücü kimliğiyle tanınan Burhanettin Türkeş, 1980'li yılların silahlı adamlarından. 1995 yılında Erol Evcil'in azmettirmesiyle öldürülen Bursalı işadamı Nesim Malki cinayetinin planlayıcısı ve tetikçisi. Cinayetin bir diğer zanlısı Mehmet Sümbül, Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu tarafından yapılan sorgusunda cinayet nedeniyle Türkeş'in payına 600 bin dolar düştüğünü söylemişti. Erol Evcil'in cinayet için ödediği toplam para miktarı ise 1.5 milyon dolardı. Mehmet Sümbül, Hizbullah tarafından 1999 yılında domuzbağı ile öldürülen onlarca kişiden biriydi.
İstanbul piyasasının en büyük tefecisiydi
İstanbul piyasasında trilyonluk paralarla oynayan işadamı Nesim Malki 1960'lı yıllarda Trakya'dan göç ederek İstanbul'a yerleşti. Arkadaşı Hayim Erkohen'le kurduğu Tunca Tekstil'i kurdu. Polyester iplik piyasasına giren şirket, kısa zamanda büyüdü. İşadamlarına faizle verdiği paralardan büyük kazanç sağladı. Pek çok kişi, ona ödeyemediği faizler yüzünden battı. 1990'larda işlerini büyütmeyi hedefleyen Nesim Malki veya piyasada bilinen ismiyle "Niso" KKTC'de Tuncabank'ın sahibi oldu. Türkiye'de banka isteği ise "tefecilik" yaptığı gerekçesiyle Hazine'den döndü. Sümerbank'ı satın alan Hayyam Garipoğlu'na büyük miktarda para verdiği ve bankanın gizli ortağı olduğu ileri sürüldü.
Haber: Hüseyin TÜCCAR- Emre KOŞAK [ Vatan Gazetesi ]
Hrant Dink: ''İfade özgürlüğüm ile kimse oynayamaz''
"Biz burada da, orada da ifade özgürlüğünü savunuyoruz" diyen Dink, "ifade özgürlüğü insan haklarının vazgeçilmez parçasıdır. Benim davam üzerinden biri beni yargılayacak, buradaki devlet de Fransa'daki yasa tasarısına karşı benim davamı karşı kart olarak gösterecek. Hayır kendimi bu kadar kullandırtmam" diye konuştu.
İfade özgürlüğü ile kimsenin oynayamayacağını belirten Hrant Dink, "benim dünya yurttaşlığım var. Hiçbir devlet benim ifade özgürlüğümle oynayamaz. Bırakın bu iki halkı da adam gibi birbirleriyle konuşsunlar" ifadesini kullandı.
Fransa Ermeni iddialarını 2001'de tanıdı
Fransa, 2001 yılında kabul edilen bir yasa ile 'Ermeni soykırımı'nı resmen tanıdı. Bu kararın ardından, Türkiye ile Fransa arasındaki diplomatik ilişkilerde uzun süre gerginlik yaşanmıştı.
Fransa'da zaman zaman gündeme gelen soykırım iddiaları, son günlerde tekrar tartışma konusu oldu. Son olarak muhalefetteki Sosyalist Parti, ‘Ermeni soykırımı’nın inkarının suç sayılmasını öngören yasa teklifini tekrar Meclis gündemine getirme kararı aldı.
Sosyalist Parti'nin yaptığı öneri doğrultusunda yasa teklifi 12 ekimde Meclis Genel Kurulu'nda tartışılarak oylanacak.
Sosyalistlerin bu konuda hazırladığı yasa teklifi, geçtiğimiz mayıs ayında da tartışılmış, ancak zaman kalmadığı için yeni yasama dönemine kalmıştı.
Fransa'daki Meclis sistemi, muhalefet partilerine yılda belirli sayıda yasa teklifini, ilgili komisyonun görüşüne bakılmaksızın, Meclis Genel Kurulu'na getirme hakkı tanıyor. Bu teklifler tartışılarak oylanıyor.
Fransa'da Sosyalistlerin hazırladığı teklifin yasalaşması için Senato'dan da geçmesi gerekiyor. Meclis'teki oylamada teklifin rahatça kabul edilebileceğini belirten siyasi gözlemciler, hükümetin teklifin Senato gündemine gelmesine izin vermeyeceğini kaydediyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, 30 eylülde iki günlük resmi ziyaret için gittiği Ermenistan'ın başkenti Erivan'da 'Ermeni soykırımı' anıtını ziyaret etmiş ve 'Türkiye'nin geçmişteki hatalarını kabul etmesi gerektiğini' söylemişti.
[ CNN TURK ]
Joost Lagendijk, yasa tasarısını, 'Avrupa'nın Türk halkı üzerindeki inandırıcılık ve güvenilirliğine büyük bir darbe' olarak nitelendirdi.
Lagendijk, ülkesi Hollanda'da Türk adayların listelerden çıkarılmasıyla ilgili gelişmelerin de kaygı verici olduğunu vurguladı.
301'inci maddeye de değinen Lagendijk, bu maddenin, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesini istemeyenlerin eline koz verdiğini belirtti.
Fransa Ermeni iddialarını 2001'de tanıdı
Fransa, 2001 yılında kabul edilen bir yasa ile 'Ermeni soykırımı'nı resmen tanıdı. Bu kararın ardından, Türkiye ile Fransa arasındaki diplomatik ilişkilerde uzun süre gerginlik yaşanmıştı.
Fransa'da zaman zaman gündeme gelen soykırım iddiaları, son günlerde tekrar tartışma konusu oldu. Son olarak muhalefetteki Sosyalist Parti, ‘Ermeni soykırımı’nın inkarının suç sayılmasını öngören yasa teklifini tekrar Meclis gündemine getirme kararı aldı.
Sosyalist Parti'nin yaptığı öneri doğrultusunda yasa teklifi 12 ekimde Meclis Genel Kurulu'nda tartışılarak oylanacak.
Sosyalistlerin bu konuda hazırladığı yasa teklifi, geçtiğimiz mayıs ayında da tartışılmış, ancak zaman kalmadığı için yeni yasama dönemine kalmıştı.
Fransa'daki Meclis sistemi, muhalefet partilerine yılda belirli sayıda yasa teklifini, ilgili komisyonun görüşüne bakılmaksızın, Meclis Genel Kurulu'na getirme hakkı tanıyor. Bu teklifler tartışılarak oylanıyor.
Fransa'da Sosyalistlerin hazırladığı teklifin yasalaşması için Senato'dan da geçmesi gerekiyor. Meclis'teki oylamada teklifin rahatça kabul edilebileceğini belirten siyasi gözlemciler, hükümetin teklifin Senato gündemine gelmesine izin vermeyeceğini kaydediyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Chirac, 30 eylülde iki günlük resmi ziyaret için gittiği Ermenistan'ın başkenti Erivan'da 'Ermeni soykırımı' anıtını ziyaret etmiş ve 'Türkiye'nin geçmişteki hatalarını kabul etmesi gerektiğini' söylemişti.
[ CNN TURK ]
Merkez Bankası Başkanı Durmuş Yılmaz'ın konuk olduğu ASO yönetim Kurulu toplantısından sonra açıklama yapan ASO Başkanı Zafer Çağlayan, gazetecilerin çeşitli konulardaki sorularını yanıtladı.
"Böyle ikiyüzlülük olmaz"
Bir gazetecinin Ermeni soykırımını reddetmeyi suç sayan tasarının görüşüleceği gün (12 Ekim) Fransa'ya niye gideceğini ve geri dönüp dönmeyeceğini sorması üzerine Çağlayan, ''Geri dönmezsem hakkınızı helal edin. Herşeyi göze alarak gidiyorum'' dedi. Bu konudaki gelişmelerin kanına dokunduğunu belirten Çağlayan, şunları söyledi:
''Burada temel olay şudur; Bir taraftan Türkiye'ye (301. maddeyi değiştir ) diyeceksin. Türkiye'ye, Türklüğe hakaret etme konusunda, dine küfretme konusunda (hoşgörülü davran) diyeceksin. Kutsal değerlerine küfür etsinler. Ama diğer taraftan çıkıp Fransa'da kalkıp (Ermeni soykırımı yoktur) derseniz ben sizi suçlu bulurum.
"Fransızlar ihalelere giremesin"
Paris'te Fransız iş adamları ile görüşeceğini ve bu işin ticari boyutlarının Fransa'ya neler kaybettireceğini anlatmaya çalışacağını ifade eden Çağlayan, bu konuşmayı oylamanın yapıldığı gün gerçekleştireceğini ve bu günü özellikle seçtiğini bildirdi. Türkiye'de Fransız iş adamlarının iştahını kabartan işler bulunduğuna işaret eden Çağlayan, kendisinin Türk hükümetinden bir beklentisi olduğunu açıkladı.
Bir Türk vatandaşı Fransa'dan vize alırken nasıl bir işkence yaşıyorsa Fransız vatandaşlarına da aynı işlemlerin yapılmasını isteyen Çağlayan, ayrıca Fransız iş adamlarının Türkiye'deki savunma sanayi, enerji, helikopter, baraj ihalelerine giremeyeceğinin çok iyi ortaya konulması gerektiğini ifade etti.
[ CNN TURK ]
Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, sözde Ermeni soykırımını reddetmeyi suç sayan yasa tasarısının kabul edilmesi halinde tepkisi kalıcı olacak.
Konuya ilişkin İHA'ya açıklamada bulunan Gökçek, Fransa Meclisi'nde 12 Ekim tarihinde görüşülecek olan sözde Ermeni soykırımını reddetmeyi suç sayan yasa tasarısının iki ülke ilişkilerini olumsuz etkileyeceğini belirtti.
Belma Akçura
Fransa’da geçen Mayıs ayında meclis gündeminden çekilen sözde Ermeni soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören yasa tasarısının yeniden gündeme gelmesi birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Ermeni soykırımını inkâr edenlere 45 bin Euro para ve beş yıla kadar hapis cezası verilmesini öngören teklif, Fransız Meclisi’nin 12 Ekim’de yapılacak olan genel kurulunda görüşülecek.
Asılsız bir tarihi iddianın Fransa’da yaklaşan seçimler için bir malzeme olarak kullanılması çabası ve Ermenilerin oylarını kapma çerçevesinde kopartılan gürültü, Fransa’nın bir buçuk milyon Cezayirliyi katlettiği 1954–1962 yılları arasında yaşanan insanlık dramını unutturmayacak. Bu 8 yıllık süre zarfında Cezayir’in ilelebet sömürge olarak kalmasını sağlamak isteyen Fransa, bir buçuk milyon insanı fiilen katlederken, yüz binlerce kadın, çocuk ve yaşlıya da aylarca süren işkenceler yaptı.
Tarihin en büyük soykırımlarından biri olan Cezayir katliamı gerçeğini, o yıllarda Fransa’nın Cumhurbaşkanı olan ünlü katliamcı General Charles de Gaulle, bir İngiliz gazetecinin “Siz Cezayir’de bir milyon insanı katlettiniz. Bundan rahatsızlık duymadınız mı?” şeklindeki sorusuna, “Sözünüzü düzeltiyorum, biz Cezayir’de bir milyon değil, 850 bin kişiyi öldürdük! Fransa’nın güvenliği için bu gerekliydi” diye karşılık vererek katliamı doğrudan yaptıklarını kabul ediyor, ancak öldürülenler Müslüman olduğu sürece sayılar milyonlarla ifade edilse de bunun önemli olmadığını vurguluyordu.
Fransa’da, yaklaşan Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerin arifesinde gündeme gelen ermeni soykırımını inkâr edenlerin cezalandırılmasını öngören yasa tasarısının bu kez kolaylıkla kabul edileceği söyleniyor. Ermeni diasporasının güçlü bir lobiye sahip olduğu Fransa’da, bu tasarı ile 2001 yılında çıkarılan ‘Fransa Ermeni soykırımını açıkça tanır’ şeklindeki yasaya yaptırım kazandırılması amaçlanıyor. Yaklaşık 500 bin Türk’ün yaşadığı Fransa’da, tasarının kabul edilmesi ile beraber, Ermeni soykırımının olmadığını söyleyen Türklere de büyük cezalar kesilecek.
Asılsız bir tarihi iddianın Fransa’da yaklaşan seçimler için bir malzeme olarak kullanılması çabası ve Ermenilerin oylarını kapma çerçevesinde kopartılan gürültü, Fransa’nın bir buçuk milyon Cezayirliyi katlettiği 1954–1962 yılları arasında yaşanan insanlık dramını unutturmayacak. Bu 8 yıllık süre zarfında Cezayir’in ilelebet sömürge olarak kalmasını sağlamak isteyen Fransa, bir buçuk milyon insanı fiilen katlederken, yüz binlerce kadın, çocuk ve yaşlıya da aylarca süren işkenceler yaptı. Savaş sonrasında ortaya çıkan toplu mezarlarda ise on binlerce masum sivilin toplama kamplarında hayatlarına son verildiği ortaya çıktı. Tarihin en büyük soykırımlarından biri olan Cezayir katliamı gerçeğini, o yıllarda Fransa’nın Cumhurbaşkanı olan ünlü katliamcı General Charles de Gaulle, bir İngiliz gazetecinin “Siz Cezayir’de bir milyon insanı katlettiniz. Bundan rahatsızlık duymadınız mı?” şeklindeki sorusuna, “Sözünüzü düzeltiyorum, biz Cezayir’de bir milyon değil, 850 bin kişiyi öldürdük! Fransa’nın güvenliği için bu gerekliydi.” diye karşılık vererek katliamı doğrudan yaptıklarını kabul ediyor, ancak öldürülenler Müslüman olduğu sürece sayılar milyonlarla ifade edilse de bunun önemli olmadığını vurguluyordu.
Cezayir bağımsızlık savaşında binlerce Cezayirliye işkence yapan, yüzlercesini de yargısız katleden Fransız General Paul Aussaresses, aynı şartlar altında yine işkence yapabileceğini söyledi. General Aussaresses, geçen yıl yayınlanan ‘Cezayir Özel Hizmetleri 1955–1957’ isimli kitabında sadece kendisinin 24 gerilla zanlısını öldürdüğünü, kendi döneminde 3 bin zanlının kaybolduğunu itiraf etti. General Aussaresses, işkencenin ‘faydalı’ olduğunu ve hiçbir pişmanlık duymadığını belirtti. Hareketlerinin meşru olduğunu iddia eden Aussaresses, ‘Bugün olsa yine işkence yaparım” şeklinde konuştu. 83 yaşındaki emekli general yazdığı kitapta, Cezayir Savaşı sırasında işkencenin ‘rutin’ olduğunu, üstlerinin işkenceyi ve yargısız infazları onayladığını belirtmiş, ‘Zanlı konuşmayı reddedince, konuşturmanın en iyi yolu işkenceydi. Öldürülmesi gerekenler öldürülüyordu. İşte bu kadar’ dedi.
Cezayir 1830’dan 1962’ye kadar, 132 yıl süreyle Fransa’nın işgalinde kaldı. Bu süre içinde Cezayir halkı da kesintili olarak bağımsızlık savaşları verdi. En şiddetli savaş ise 1954–1962 arasında gerçekleştirilen büyük bağımsızlık savaşıdır. Bu süre içinde Fransız işgalciler 1,5 (bir buçuk) milyon Cezayirliyi hunharca katlettiler. Fakat Fransa’nın Afrika’da gerçekleştirdiği tek katliam Cezayir katliamı değildi. Fransa hemen hemen girdiği tüm Afrika ülkelerinde benzer katliamlar gerçekleştirmiştir. Bu ülkelerin bazıları şunlar: Benin, Burkina-Faso, Cibuti, Çad, Gabon, Gine, Kamerun, Komor Adaları, Moritanya, Nijer, Senegal ve Tunus. Vietnam gibi birçok Asya ülkesi ise Fransa’nın Asya’daki sömürgeci yüzünün bilinmeyen taraflarını ortaya koyuyor.
Fransız işgal güçleri Cezayir halkının direnişini kırmak ve bağımsızlık yanlısı direnişe destek vermesini engellemek amacıyla askeri katliamların yanı sıra, siyasi, dini, kültürel ve ekonomik olarak da her türlü baskı yöntemine başvurarak, bir taraftan da kültürel olarak eşi görülmemiş bir katliam sergiledi. Kültürel yönden halkın Müslüman ve Arap kimliğini yok etmek amacıyla Cezayir’de Arapça ve Berberice dillerini yasaklayan Fransa, tüm resmi dairelerde Fransızcayı zorunlu dil olarak kabul ettirdi. Dini yönden İslam’ın yerine Hıristiyanlığı getirmek için yoğun bir misyonerlik faaliyeti başlatan Fransa, işgale karşı direnen kabilelerin arazilerine el koymak suretiyle ekonomik baskı metotlarına da başvurdu. Halka hizmet veren vakıflara ait gayrimenkullere el koymaya başlamanın yanı sıra, ülkenin en güzel bölgelerinde sömürge yerleşim birimleri oluşturuldu ve buralara Avrupalılar getirtilip yerleştirildi. Avrupa’dan göçü teşvik amacıyla da yerli kabilelerden zorla gasp edilen araziler göçmenlere bedava dağıtıldı. 1930’da bu şekilde Avrupalı göçmenlere dağıtılan arazinin miktarı 2 milyon 345 bin hektarı (23 milyon 450 bin dönümü) buldu.
Fransa, Cezayir’de 28 Ağustos 1955 tarihinde olağanüstü hal ilan etti. Cezayir’in her tarafından oluk oluk kan akıtan Fransa, daha öncesinde Vietnam’ı sömürgeleştirme esnasında savaş deneyimi kazanmış özel Fransız birliklerini Cezayir’e kaydırarak bu birliklere her türlü katliamı yapma yetkisi verdi. Halkın bağımsızlık direncini kırmak için hava bombardımanının yanında, donanma ve kara kuvvetleri de tüm Cezayir topraklarını yıllarca bomba yağmuruna tuttu.
Cezayir’de 1954’te başlayan bağımsızlık ayaklanmasından 19 Mart 1962’de ilan edilen ateşkese kadarki 7 buçuk yıllık sürede bir buçuk milyon Cezayirli hunharca katledildi. Yani savaş süresince günde ortalama 561 Cezayirlinin hayatına son verildi. Bu rakamlar Cezayir’deki Fransız katliamının ne kadar vahşice, ne kadar hunharca olduğunu apaçık bir şekilde gözler önüne sermektedir. Ölü sayısının bu kadar fazla olmasının sebebi saldırılarda özellikle kalabalık sivil kitlelerin hedef seçilmesiydi. Cezayir’in bağımsızlık mücadelesi verdiği dönemde nüfusu 8–10 milyon civarındaydı. Bu rakamlar göz önüne alındığında yaklaşık her 6 Cezayirliden biri bu süre zarfında Fransızlar tarafından öldürüldü. Bugün asılsız iddialarla ermeni soykırımını Türkiye’ye kabul ettirmek isteyen Fransa, öncelikle dönüp Cezayir’de ve daha onlarca Afrika ve Asya ülkesinde arkasında bıraktığı milyonlarca katledilmiş insana bakmalı.
Rıfai Tarikatı`nın zikir törenini yöneten ve törene katılanların vücutlarına şiş saplayan sanık hakkında, `yasak silah bulundurmak` suçundan verilen mahkumiyet kararının temyiz incelemesini yapan Yargıtay, kararı oybirliği ile onadı. Yargıtay`ın kararına konu olayda, Şanlıurfa`nın Harran İlçesi`nde Rıfai Tarikatı şıhı A.K., bir zikir töreninde kendisinin ve tarikat üyelerinin bedenlerine şiş saplamış ve olayı haber alan jandarma tarafından gözaltına alınarak adliyeye sevk edilmişti. Ersin BAL/ANKARA
Foça Açık Cezaevi Müdürü Sevük, atölye ve iş yurtlarında çalıştırılan 195 hükümlüye usta, kalfa ve çırak düzeyi göz önüne alınarak, Adalet Bakanlığınca her yıl için belirlenen miktar üzerinden çalıştıkları günleri gösteren puantaj cetveli esas alınarak aylık ücret ödediklerini söyledi.
AA-İstanbul'daki 5 ayrı adres ve Antalya-Manavgat'taki 2 ayrı adrese düzenlenen operasyonda, bu olaylarla ilgili olarak M.S, İ.A, Ş.E, İ.G, C.K, B.K, E.T, Z.M.G, R.T, M.A, E.S ve S.K. yakalandı. Gözaltına alınan bu kişiler şubedeki işlemlerinin ardından Kadıköy Adliyesine sevk edildi.
Operasyon sonucunda, 100 adet sahte kredi kartı, 4 adet çeşitli bankalara ait ATM cihazlarına uygun kart giriş düzenekleri, 7 adet ATM cihazlarının çeşitli bölümlerine denk gelecek şekilde dizayn edilmiş parça ele geçirildi.
İstanbul'da yaşamalarına rağmen yaz mevsiminde Antalya'ya giderek, buradaki turistlerin kredi kartlarını kopyalayarak dolandırıcılık yaptıkları belirtilen zanlıların, yaklaşık 20 gün önce İstanbul'a gelerek ATM'lerden kredi kartı bilgilerini kopyalamaya başladıklarını kaydedildi.
Yakalanan kişilerin kredi kartı kopyalama düzeneğini özellikle kamera sistemi olmayan ya da aydınlatması bulunmayan yerlerdeki ATM cihazlarına kurdukları öğrenildi.
Yetkililer, daha önceden hazırlanan bu cihazların ATM'ye yerleştirilmesiyle gerçekleştirilen söz konusu işlemler sırasında, gerçek kullanıcının aynı ATM'de işlemini yaptığını ve kartının şifresi ile manyetik bilgilerinin kopyalandığından haberi olmadığını ifade ettiler.
"ATM'lerdeki bu dolandırıcılığı vatandaşların fark etmesinin çok zor olduğunun" altını çizen yetkililer, ATM cihazlarında görülen farklılık ya da şüphe durumunda banka müşterilerinin işlem yapmaktan vazgeçerek, durumu banka yetkililerine bildirmeleri tavsiyesinde bulundu.
AA- Alınan bilgiye göre, bir istihbaratı değerlendiren Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, 1970'li yıllarda PKK'nın kuruluşu öncesinde Abdullah Öcalan liderliğinde oluşturulan yasa dışı "Apocular" örgütünün üyesi olan ve hakkında gıyabi tutuklama kararı bulunan İ.K'nın (49) İzmir'deki adresini tespit etti. Belirlenen adrese operasyon düzenleyen Terörle Mücadele Şubesi ekipleri, İ.K'yı yakaladı.
Danıştay`ı kana bulayan Alparslan Arslan`ı Ankara`ya geldiğinde karşıladığı iddiası ile ifadesi alınan Avukat Tarkan Toper`in adı şimdi de çete operasyonuna karıştı Ankara`da Danıştay saldırısını gerçekleştiren Avukat Alparslan Arslan`ın bağlantılarını araştıran polisin ilk ulaştığı isim Avukat Tarkan Toper olmuştu. Maltepe Pazarı esnafından haraç toplayan çeteyi takip eden ekipler, şebeke üyelerinin avukatlığını da yapan Toper`in çete ile ilişkisini de saptadı. Toper`in daha önce avukatlığını yaptığı M.T. üzerinde baskı kurduğu ve yüksek miktardaki senetlerini geri çektirdiği öne sürüldü. Çeteden şikayetçi olan M.T, `Tehditler Danıştay saldırısına kadar devam etti` dedi. Operasyonda 14 kişi gözaltına alındı. Avukat Toper`in ifadesini ise adliyede savcı aldı. KAMİL ELİBOL 07.10.2006
Danıştay, Marmaris Kaymakamlığı`nın, hanutçuları önlemek için çıkardığı yönergeye dayanarak verdiği `işyeri kaptma` cezasını hukuka aykırı buldu. Danıştay, kaynağını Anayasa`dan almayan bir devlet yetkisinin, idare tarafından kullanılamayacağına dikkat çekerek, cezayı iptal etti. İlçeye gelen turistleri sözlü ve fiili davranışlarla kendi işletmelerine çekmek isteyen esnafı uyaran dönemin Marmaris Kaymakamı İsa Küçük, sonuç alamayınca, ceza yöntemine başvurdu. 2001 yılında kaymakamlıkça hazırlanan Hanutçulukla Mücadele Yönergesi`nde hanutçuluk yapan işletmelerin 5 gün süreyle kapatılacağı belirtildi.
DanIŞtay saldırısından sonra adı gündeme gelen Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi Derneği Genel Başkanı Taner Ünal, AKŞAM Gazetesi Sorumlu Yazıişleri Müdürümüz Mustafa Dolu`ya ilginç açıklamalarda bulundu. Saldırının yurtdışında planlandığını belirten Ünal, `Elimizde kayıtlar var. Saldırının olduğu gün ülkemizden cemaat lideri bir efendinin yaşadığı ABD`nin Pensilvanya eyaletinden müdahaleyle sitemiz çökertildi. Sonra içerideki güçleri yönlendirilerek bizi olaya sokmak istediler, ama başaramadılar` dedi.
YAKUP BULUT'un haberi
NTV-MSNBC
28 Temmuz’da TCK 301/1, “Türklüğü aşağılamak” suçunun işlenmiş olduğu iddiasıyla avukat Kemal Kerinçsiz tarafından yapılan şikayet üzerine başlatılan soruşturma ve davanın ardından Ağustos ayında 13 bin ve Eylül ayında da 18 bin satış rakamlarına ulaştı.
Pinhan: 6 bin
Şehrin Aynaları: 4 bin
Mahrem: 8 bin
Bit Palas: 6 bin
Araf: 8 bin
Med-Cezir: 5 bin
Ankara Barosu Yönetim Kurulu, Ahmet Soylu hakkinda basinda yer alan haberler üzerine basin açiklamasi yapti. Baro, 'Yönetim Kurulumuz Sayin Ahmet Soylu hakkinda karar verirken, kendisine yabanci bir duygu olan 'intikam' duygusu ile degil, hukukun çizdigi sinirlar içinde hareket etmistir' dedi.
Ankara Barosu'nun, bir avukatin verdigi 'görevi sirasinda avukatlara kötü davrandi' raporu üzerine Soylu'ya avukatlik vizesi vermedigi ileri sürülmüstü. (ANKA)
(LTF/ÇAG)
9.10.2006 TSI:17.04
Aile baskısının intiharlarda önemli bir etken olduğunu aktaran Hanım Eller Lokantası işletmecisi Müjgan Başkaya, annelerin mutlak suretle eğitilmesi gerektiğini vurguluyor. Batman Gençlik Evi`ne kursiyer olarak giden Mine Tunç, Batman ve Güneydoğu`daki intiharların sebebinin aile baskısı ve bilinçsizlik olduğunu belirtiyor. Batmanlı Ayşe Solmaz ise kadınların intihar etmesinin altında eşitsizlik, kadın haklarının uygulanmaması ve şiddet olgularının yattığını, erkekler de ise işsizliğin birinci etken olduğunu söylüyor. Batman`da intihar eden 13 yaşındaki Tuba Tirki isimli öğrencinin anneannesi Ferice Çığır, torunun küçük yaşlarda bir kaza geçirdiğini ve akabinde sakat kaldığını, bu durumun da genç kızı etkilediğini belirtti. Oğlunun da para kazanmak için gurbete gittiğini anlatan Çığır, `Torunum daha önce de iki kez intihar girişiminde bulunmuştu. O gün sevinçle okula gitti. Yarım saat sonra okuldan arayıp torunumun okulun karşısındaki dört katlı binadan kendini attığını haber verdiler,` diyerek acısını bizimle paylaştı. MÜJGAN HALİS
TÜRKİYE’DE şehirlerde demokrasi ve katılımcılığı geliştirmek, o ildeki kaynakların etkili ve adil kullanımını sağlamak amacıyla kurulan Kent Konseyleri Yönetmeliği, Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yayınlandı. Hazırlıkları 10 yılı bulan ve bugüne kadar bakanlar kurulu kararları ile süren çalışmalar, farklı bölgelere dağılan 50’nin üzerinde yerel yönetimde ‘Türkiye Yerel Gündem 21’ adıyla yürütülüyordu. Bu sürecin başlangıcı ise 1992’de Brezilya’da yapılan Rio Konferansı’ndaki ‘Gündem 21’ adıyla benimsenen ve yerel yönetimleri güçlendirmeyi hedefleyen eylem planına dayanıyor. Türkiye’de 1997’den itibaren başlayan uygulamalar, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı desteğiyle, Uluslararası Yerel Yönetimler Birliği, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu Bölge Teşkilatı’nın koordinatörlüğünde yürütülüyor.
KENT konseylerinin yapacağı işlerin ipuçları, ‘Yerel Gündem 21’ çalışmalarındaki projelerde de görülebiliyor. Projelerin bazıları şöyle:
Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink: Birkaç ay önce bu yasa Fransız gündemine geldiğinde bir deklarasyon yayımlamıştık. Yasaya karşı olduğumuzu, neden karşı olduğumuzu anlatmıştık. Böyle bir yasanın çıkmasına karşıyız. Gelinen noktada tam bir ahmaklık sergilendiğini söyleyebilirim. Ama bu ahmaklığın tek taraflı değil, çift taraflı olduğunu da belirtmek gerekiyor. Türkiye'de ifade özgürlüğünü kısıtlıyanlarla Fransa'da ifade özgürlüğünü bu şekilde kısıtlamaya çalışan zihniyetin aslında ne kadar ortak olduğu kendini belli ediyor. Bu da ahmaklık, çünkü çağın insan hakları evrensel değerlerinin ve hayatın gidişatının çok gerisinde kalan engellemeler bunlar. İfade özgürlüğü evrensel insan haklarının olmazsa olmaz birinci kuralı. Bunu engelleyenler akıllı bir iş yaptıklarını sanıyorlarsa bence yanılıyorlar.
İkincisi şu tespiti de yapmak lazım: 'Ne oldu da Avrupa'da böyle yasalar şimdi gündeme gelmeye başladı'. Türkiye'nin sorumluluğu var mı diye bakmak lazım. Bence var. Geçen yıl 90. yılıydı, Ermenileri soykırımı anma toplantıları yaptı. Türkiye'yse değişik Avrupa kentlerinde sert söylem ve sivri noktalara kadar taşmış hareketlerde bulundu. Bir anıta yapılan saldırılar söz konusu oldu. Bunlar oradaki insanları daha fazla harekete geçirdi. Ancak böyle bir kanunun hiçbir kesime yarar getirmeyeceğini, çok net ortaya koymak lazım. Ermenilerin şunu görmesi lazım: 'Kendi gelecekleri Ermenistan'ın geleceği' demektir. Ermenistan Türkiye'nin komşusudur. Bir devlet güvenli gelecek kurmak istiyorsa, komşularıyla iyi geçinecektir. Bu tür yasalar Türklerle Ermenilerin diyaloğunu köstekler. Avrupalıların geçmişte yaşanılanlar açısından, iki halkın arasındaki ilişkinin tüketilmesi açısından büyük rolü oldu, sorumluluk sahibiler. Bedelini hiç ödemediler. Bugün bedelini bir tek şekilde ödeyebilirler, iki halkın ilişkilerinin normalleşmesine katkıda bulunarak. Bu tasarıysa katkıda bulunmak değil, engel olmaktır. Türk ve Ermeni halklarının kendi aralarında diyaloğa, tarihi kendi aralarında konuşmaya ihtiyaç vardır. Bu konuşmalara da herhangi bir yasak giremez.
Yazar Elif Şafak: Ben Fransa'daki gelişmeleri son derece kaygı verici buluyorum. Birçok açıdan çok büyük bir hata olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce ifade özgürlüğüne karşı bir yasa bu. Biz Türkiye'de ifade özgürlüğünü savunuyorsak, bunu evrensel bir değer olarak savunmalıyız. Her yerde, her ülkede aynı şekilde savunmalıyız. Ben inanıyorum ki, ne Türkiye'de 'Soykırım vardır' demek yasak olmalı, ne de Fransa'da 'Soykırım yoktur' demek yasak olmalı. Tarihi yazmak, denetlemek ve tek bir tarih yorumunu dayatmak doğru değil. Tarihi yazmak devletlerin işi değil, politikacıların işi değil. Bu kadar hassas bir konunun politikaya bu şekilde alet edilmesinden rahatsızlık duyuyorum. Türkiye'de bu konuda bir gelişme sağlanması için uğraş veren insanlara da çok büyük zarar verdiğini düşünüyorum. Hem Türkiye'de hem Fransa'daki demokrat ilerici insanları zor durumda bırakan çok kötü bir gelişme olarak düşünüyorum Fransa'da yaşananları.
Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu: Fransa'da 2001 yılında Ermeni soykırımının tanınmasına ilişkin bir yasa kabul edildi. Bu yasadan sonra Fransızları çok eleştirdik. Onlar da bu yasanın insanları etkileyecek bir yasa olmadığını, Ermeni hatırasını yaşatmaya hizmet edecek bir yasa olduğunu söylüyordu. Sonucunu hafifletmeye çalışıyorlardı. Bu yasa tasarısıysa bir adım daha ileri gidiyor. Bu konunun konuşulmasını, tartışılmasını yasaklayan bir yasa. Burada iki konu var. Birincisi yeni bir düşünce suçunun oluşturulması. Düşünce özgürlüğüne yönelik bir müdahale. Biz Türklerden çok Fransız aydınlarını, araştırmacılarını etkileyen bir yasa. Fransızların kendi ifade ve düşünce özgürlüğü açısından sıkıntı yaratabilecek bir durum. Fransız kitaplarında bu durum tartışmalı olarak sunulmaktadır. İfade özgürlüğü açısından Türkiye'yi yakından ilgilendiriyor. Türkiye'de son zamanlarda 'soykırım vardır' diyenler görüşlerini ortaya koyabiliyordu. Fransa'daki bu durum onları da olumsuz etkileyecek.
Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Baskın Oran: Dikotomi denilen bir şey vardır siyaset biliminde. Dikotominin 'bir tarafı olmazsa öteki tarafı da olmaz'. Mesela, gündüzü bilmiyorsan, geceyi anlayamazsın. Aynı dikotominiyi uluslararası uyguladığınızda şu ortaya çıkıyor: Yurtdışında ifade özgürlüğü düşmanları yani 'Soykırımı inkâr edenleri cezalandıralım' diyenler olmazsa Türkiye'de de 'Soykırım diyenleri cezalandıralım' diyenler mahvolur. Bunlar devamlı birbirini besler.
Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Murat Belge: Fransa'da çıkarılmak istedikleri yasa 'holokost' (Yahudi soykırımı) hikâyesinden başlıyor. Burada iki ilke çatışır hale geliyor ya da gelebiliyor. Bu ilkelerden biri 'kıyım' gibi bir olayda zulme uğramış olan insanların ayrıca duygularının da rencide edilmemesini sağlamak. Yani biri kalkıp 'Bu yalandır' deyip, zaten olmuş felakete yeni bir sinir bozukluğu eklemesin diye düşünülmüş. Ama 'Şunu söylemek yasak, bunu söylemek yasak' demek de henüz şu an soyut da olsa hoş değil. Holokostla başlayan hikâyeyi yayarak. Türkiye'nin Ermeni soykırımı yapmasına getirmek... 'Ermeniler haksızlığa uğradı, onlara bunu tanıyalım' anlayışının yanı sıra, 'Biz zaten Türkleri istemiyoruz, Türkleri uzak tutmanın bir aracı olarak kullanalım' diyenler de var. Bunların hepsi birbirine giriyor. Bir Fransız'ı Venedik'te bir Ermeni toplantısında gördüm. 'Ermeni kıyımı oldu' diye mücadele
eden bir adamdı. Böyle bakınca 'kendini bir davaya adamış' gibi düşünülebilir. Ama aynı zamanda gördümki adam Katolik bir Fransız. Müslüman Türklerin Avrupa'da olmasını istemeyen biri. O zaman farklı şeyler karışıyor.
Aram Yayıncılık Sahibi Fatih Taş: Fransa'daki yasa tasarısını ifade özgürlüğü konusunda orada da engellemeler olduğunu gösteriyor. Ancak bu durum 'Fransa'da var, bizde de olsun' gibi bir düşünceyi haklı çıkarmaz. Böyle yasak getiren tasarı yanlış.
Fatih Cumhuriyet Savcılığı tanık bulmakta zorlanırken, ifadesi alınmak üzere savcılığa çağırılan cemaat ağız birliği etmişçesine, "Olayı görmedik" ya da "Başını mihraba vurdu" diyor.
Görgü tanıklarından umudu kesen savcılık, kriminal ve Adli Tıp raporunun sonuçlarına göre bir fezleke hazırladıktan sonra dosyayı İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderecek.
Ancak yetkililer, beklenen raporların İsmailağa Camii'nde meydana gelen iki ayrı cinayetin sır perdesini aralamak için yeterli olmayacağı kanısında.
Olay sonrası Mustafa Erdal'ın başını mihraba vurduğu için öldüğü iddia edilmiş, ancak Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanan ön raporda, "Genel beden travmasına bağlı, yaygın yumuşak doku iç kanaması" sonucu öldüğü ortaya çıkmıştı.
Adli Tıp Kurumu tarafından hazırlanacak olan son raporun ölüm nedenini kesinleştirmesi bekleniyor.
Cinayet mahallinde bulunan 'saç teli, kan lekesi, katilin ağzından sıçrayan tükürük' gibi materyallerin de DNA testinden geçirilmesiyle elde edilecek sonuçla Erdal'ı linç eden kişilerin belirlenmesine çalışılacak.
Ancak tüm bu verilerin değerlendirilmesi, olay günü camide bulunan cemaatin doğru ve açık ifade vermesine bağlı.
'Minbere fırlattım' dedi
Oysa, bugüne dek ifadesi alınan cemaatin bir kısmı olayı görmediklerini belirterek susarken, bir kısmı da, "Vurun, öldürün" gibi lince yönelik söz duymadıklarını, Erdal'ın başını mihraba vurması sonucu hayatını kaybettiği yönünde ifade verdi.
Olayı gördüğünü söyleyen tek kişi İrfan Can isimli marangoz...
15 Eylül 2006'da tutuklanarak cezaevine gönderilen Can, savcılığa verdiği ifadesinde, "Hocama meczubun bıçağı ikinci kez sapladığını gördükten sonra engellemek için elini tuttum. Bıçağı elinden aldıktan sonra meczubu minbere doğru fırlattım. Sonra hocamı hastaneye götürmek için kalabalığın arasından ayrıldım" demişti.
Tutuklanmadan önce Adli Tıp Kurumu'na götürülen Can'ın DNA testi için kan örnekleri alınmıştı.
Erzurum 2 No'lu Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Ersin Dadaş, "İddianamede adı geçen örgüt üyesi Erkan Kılıç çocukluk arkadaşım. Tehdit ve baskı altında onlara yardımcı oldum. Amcamın bundan haberi yok. Bir defasında 150 kontör verdim, deterjan, sabun götürdüm" dedi. Mahkeme, dört aydır tutuklu bulunan Fehtah Dadaş'ı tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakırken, Ersin Dadaş'ın tutukluluk halinin devamına karar verdi.RADİKAL
Ankara DSİ lojmanlarındaki cami imamı, asansör bakım görevlisi Aziz G.'nin imam nikâhlı eşini taciz etti. İmam, 'hesap soran' kızgın eşe de pompalı tüfek doğrulttu.
G.B. ile Aziz G., İmam Altınışık'tan şikâyetçi olunca soruşturma başlatıldı. Altınışık "Kendisine 'ne hoş olmuşsun' dedim. Ancak ben de neden ve nasıl söylediğimi bilmiyorum. Tüfek de boştu" dedi. Olayla ilgili soruşturmayı yürüten Savcı Ahmet Bükülmez, imam Altınışık hakkında, 2 yıldan 7 yıla kadar; Aziz G. için ise, "Küfür ve hakaret" suçlarından 3 aydan 2 yıla kadar hapis istedi. Bu arada Aziz G.'nin resmi nikâhlı diğer eşinden de 3 çocuğu olduğu öğrenildi.
Cumhuriyet
25 yıldır cezalandırma süreci devam ediyor
1959 Şarkışla doğumlu. Ankara'ya göç eden bir ailenin çocuğu. 30 Ağustos 1980'de Kızılay'da çakmak tezgahının başında aranan bir başka kişiye benzetilerek gözaltına alındı. 130 gün DAL'da kaldı. 7 yıl cezaevinde yattı. Şimdi sigortacılık yapıyor. Evli, lise son sınıfta okuyan Çağrı'nın babası.
150 bin YTL’ye de vergi iadesi var
100 bin YTL kár payı gelirini beyan eden Abdi Bey, bu geliri nedeniyle, Gelir Vergisi ödemeyeceği gibi üste de 2.310 YTL vergi iadesi alacak. 150 bin YTL kár payı gelirini beyan edene ise 1.060 YTL vergi iadesi yapılacak. Yaptığımız hesaba göre, 2006 yılında, ortağı olduğu şirketten, kár payı geliri elde edenler, bu gelirleri 192 bin 400 YTL’yi aşmadığı sürece, vergi ödemeyecekler. Aksine vergi iadesi alacaklar. Anonim şirket ortakları için de aynı durum söz konusu olacak.
İşyeri kirası olanlar da yaşadı
2006 yılında, işyeri kira geliri elde edenler de yaşadı. Bunlar, kira gelirinin yıllık tutarı 18 bin YTL’yi aştığında, bu gelirini beyan etmek zorundalar. Ancak gelirini beyan ettiklerinde, örneğin yıllık 110 bin YTL işyeri kirası beyan ettiklerinde, 1 YTL gelir vergisi ödemeyecekleri gibi üste vergi iadesi alacaklar. Bu duruma da stopajın brüt kira geliri üzerinden yapılmasına karşın, gelir vergisinin; brüt kira gelirinden, giderler düşüldükten sonra, kalan kira geliri üzerinden hesaplanması yol açıyor. İster inanın ister inanmayın, olay bu... Maliye vergi almıyor, üste para veriyor.
Emre AKÖZ [ Sabah]
Ergun BABAHAN [ Sabah ]
Türkiye iyi kötü bir demokrasi yolunda ilerliyor. Kimse hukuk reformlarının Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının aleyhine olduğunu savunamaz.
Peki, niye hâlâ insanlar demokrasiden bu kadar kolay vazgeçmeye hazır.
Birincisi bence darbeyi savunanlar çağın gerçekleriyle yüzleşememiş, bireyselliğini öne çıkaramamış, kararları kendileri almaktansa yetkiyi eli silahlı bir otoriteye vermekten hoşnut olan insanlar.
İşler kötüye giderken bizzat kendilerini ortaya atıp, kötü gittiklerini ileri sürdükleri gerçekleri değiştirme mücadelesi verme cesaretleri yok. Başkasının elindeki silahı göstermeyi tercih ediyorlar.
İkinci olarak dinle barışık değiller. Dini olan her şeyde irtica görüyorlar. Kuran kursu da irtica, başörtüsü de, sakallı erkekler de.
Yaşadıkları çevreden memnun değiller ve bu gerçeğin değişmesini istiyorlar ama bunu kendileri yapmaya niyetli değil.
Sorumluluğu askere atmak işlerine geliyor.
AB'den rahatsızlar, Amerika'dan rahatsızlar, iktidardan rahatsızlar, sokakta bir arada olmak zorunda kaldıkları insanlardan rahatsızlar.
Hasan Pulur herkese esip gürlüyor, herkese giydiriyor ama patronuna yağ yakmayı ihmal etmiyor. Bunu yaparken gerçekleri tahrif etmeyi bile göze alıyor, mesela Cengiz Çandar'ın 28 Şubat sürecinde SABAH'ta yazmaya devam ettiğini bilmiyor, bilmezden geliyor.
Yine aynı Hasan Pulur bir gazeteci olarak "darbenin ne zararı oldu?" sorusunu sorabiliyor.
İnsan hakları ihlallerini, demokratik hak ve özgürlüklerin askıya alınmasını bir tarafa bırakıyorum. Bir gazetecinin bunu sorabilmesini yine de anlamıyorum.
Gazetelerin bir emirle kapatılabilmesinde, en küçük haberden dolayı en ağır hakaretlere maruz kalınmasında, referandum dolayısıyla basında mavi yasağı uygulanması gibi örnekleri aklıma getiriyorum ve bir gazetecinin bu gerçeği görmezden nasıl gelebildiğine aklım ermiyor.
Askere "evet" diyen, güce "evet" diyen bir gazetecinin kalkıp bir genç kız üzerinden Türk basınının bütün yanlışlarının hesabını çıkarma gayretine girmesini şimdi daha iyi anlıyorum.
Hasan Pulur, kışla gibi bir ülke ve kışla gibi yönetilen gazeteler istiyor.
Tıpkı kışla gibi üniversiteler isteyen Celal Şengör gibi.
Biri yılların köşe yazarı, diğeri uluslararası başarıları olan bir bilim adamı. Ama ortak bir noktaları var, ikisi de tepeden inmeci. Onlar yeni versiyon Talat Paşalar demeyeyim ama Talat Paşa şakşakçısı.
Çünkü beğenelim beğenmeyelim İttihat ve Terrakki ekibi sorumluluğu bizzat eline almış. Bugünküler ise sorumluluğu üzerlerine almadan "Haydi ne bekliyorsunuz, devirin şu adamları" diyorlar.
Başkalarının elindeki davulun tokmağı olmak istiyorlar.
Biri bilim adamı, biri demokrasinin ürünü olan gazete sayesinde ekmeğini kazanan bir köşe yazarı.
Tokmak olmayı bırakın, davulcu olmayı deneyin diyorum onlara.
Taha AKYOL [ Milliyet ]
Diyelim ki, Hollanda'da, "soykırım" demeyi reddeden Türk kökenli üç siyasetçinin adaylığının iptal edilmesi siyasi bir olay...
Fransa'da "Ermeni soykırımı" terimini reddetmeyi cezalandıracak olan yasa önerisi, siyasi olduğu kadar da "akademik" bir skandal, akademik özgürlüklere ağır bir saldırı değil mi?!
Fransa'da soykırım ve sömürgecilik gibi konularda "tarihçileri rehin alan baskı kanunları"na karşı saygın Fransız tarihçileri toplu bildiriler yayımlıyor, "akademik özgürlükler" için mücadele ediyor; bizim akademik kurumlarımız ne yapıyor?!
Bugüne kadar Fransa'da mahkemeler de Bernard Lewis gibi büyük bir tarihçiyi "Soykırımı kabul etmeyerek Ermenilerin duygularını rencide etti" diye manevi tazminata mahkûm etmişti! Sonra kanunla resmen tanındı.
Bu siyasi terör, şimdi "ceza"ya dönüşüyor. Perşembe günü Fransız Milli Meclisi gündemindeki yasa önerisini kabul ederse, "Ermenilerin yaşadığı dram soykırım değildi" diyen hapse atılacak!
Yeni nesiller öyle şartlandırılacak, kamu kurumları öyle davranacak... Türkiye'ye bakışta Ermenistan ile Fransa, Ermeni diasporası ile Fransız nesilleri aynı kini, aynı düşmanlığı paylaşacak!
Bernard Lewis gibi büyük tarihçilerin Fransa'da 'mahkeme' kullanılarak susturulmuş olması! Stanford Shaw gibi büyük tarihçilerin Amerika'da fiili tedhiş hareketlerine maruz kalması! "Soykırım" iddiasını kabul etmeyenlerin parlamentolara sokulmaması!..
Bunlar münferit olaylar değil. Ermeni diasporasının Türkiye'ye karşı sürdürdüğü saldırının yeni aşaması, "Soykırım değildi" diyenleri hapse attırarak susturmak! Dünyada sorgulanamaz ve eleştirilemez bir "Ermeni soykırımı" efsanesi yaratarak Türkiye'ye saldırmak!
Buna misilleme olarak Türkiye'de Ermeni olayları için "soykırım" demeyi yasaklayan ve Fransızların Cezayir'de yaptığı zulümleri "soykırım" diye niteleyen cezai bir yasa çıkarmak! Meclis'te bu yönde bazı milletvekillerinin yasa önerisi var.
Sadece çocukça değil! Aynı zamanda Türkiye'ye zarar verecek yanlış bir yaklaşımdır bu!
Kaş yaparken göz çıkarmak veya öfkeyle kalkıp zararla oturmaktır bu!
# Türkiye'nin dünyada etkin, elit ve bol paralı bir diasporası yoktur, onun için bu konuda çıkaracağımız kanunlarla kendimiz çalıp kendimiz oynarız o kadar.
# Türkiye'nin bu saldırılara karşı en güçlü dayanağı "akademik özgürlükler" tezidir. Türkiye, kendi içinde yeni yasaklar çıkararak değil, bu özgürlükleri titizlikle koruyarak, dışarıda da Ermeni saldırısına karşı akademik özgürlükleri savunarak haklı bir pozisyon almayı başarabilir. Burada en büyük görev üniversitelere düşüyor.
# Ermeni diasporasının arkasında üç çeyrek asırlık bir araştırma, yayın ve propaganda birikimi vardır. Biz bu konuda yurtdışında kaç doktora yaptırdık?!
Hasan PULUR [ Milliyet ]
"Kral veya kraliçe her sadık İngiliz vatandaşını bir kere de olsa cezalandırır!"
Gizli bir eleştiri, yani İngiltere devletinin yasalara saygılı da olsa vatandaşını cezalandırabileceğini ima eder...
Oysa Türkiye'de bu ülkenin insanı, öyle bir kere değil, bin kere bile olsa mutlaka cezalandırılır, hatta haklı da olsa, mağdur da olsa canı yanan da olsa...
***
ALİ Bektan gazetecidir.
Ali Bektan, kıdemli bir gazetecidir, üstelik 20 yıldır polis, adliye muhabirliği de yapmıştır, başına gelen olayın yabancısı değildir.
Tarihe dikkat buyurun, her gelişmeyi bu tarihe göre hesaplayın...
22 Mart 2004...
Ali Bektan, Mısır Çarşısı'nın Eminönü kapısındadır, yeraltı geçidinden geçecek, Taksim otobüs duraklarının bulunduğu yere gidecek... Merdivenlerden inerken, genç bir adam önünü keserek geçmeye çalışıyordu. İte kaka giderken, merdiven başında 15-16 yaşlarında iki çocuk önünü kesti, üçüncü çocuk elini cebine attı, Ali Bektan'ın parasını çekti ama yakalandı. Ali Bektan çocuğu kolundan yakalamıştı. Boğuşma sırasında çıkan gürültüye polisler yetişti, üç kapkaççıyı yakalayıp kulübeye soktular.
***
POLİSLER durumu anlattılar:
"Şikâyetçi olursanız, mahkemeye çıkarırız, olmazsanız akşam gözaltında kalır, sabah bırakırız."
Şikâyetçi oldu, ifade verdi. Olaydan uzun süre haber çıkmadı, zaten kendisi de üç gün sonra safra kesesi ameliyatı oldu.
İyileşip çıktıktan bir ay sonra eve geç vakit geldi, kapıda bir mahkeme celbi, yarınki mahkemeye gitmezse polis zoruyla götürülecekti.
Sabah ilk iş mahkemeye koştu, meğer, onun şikâyet ettiklerinden biri tutuklanmış...
Neyse, olayı anlattı ve şikâyetçi olmadığını bildirdi.
Aradan altı ay daha geçti, bir celp daha, koşup mahkemeye gitti, hâkim dosyaya baktı, "Yanlış olmuş" dedi...
***
İKİ yıl sonra bir celp daha, bu defa çocuk mahkemesi. Dosyanın hangi mahkemede olduğunu bulana kadar, merdiven inip çıkmaktan nefesi kesilecekti, sonunda dosya bulundu, sanıklar çocuk yaşta oldukları için, yeni yasaya göre, çocuk mahkemesinde yargılanacaklar.
Çocukların üçü de ortada yok, tutuklu tahliye edilmiş, elde sadece şikâyetçi var.
O da şikâyetinden vazgeçmiş, lakin derdini dinleyen yok!
2007 yılına gün verdiler, yine gidecek.
***
KOLAY mı Avrupa'ya uyum sağlamak!..
İngilizler, kral ya da kraliçe her İngiliz vatandaşını bir kere cezalandırır diye dalga geçerlermiş....
Biz de ise, iyi-kötü vatandaş olması fark etmez.
Zira aslolan vatandaş olmaktır.
Bir kulpunu bulup cezalandırırlar.
Bir insanı boş yere mahkemeye koşturmak cezalandırmak değil midir?
Turgay Ciner ile Bilgin ailesi arasında gerçekleştirilen ve Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu izni ile yapılan 3 Mayıs 2005 tarihli satış anlaşmasına göre, atv ve Sabah’ın isim hakları ve atv’nin geçici yayın frekansları ile tüm lisans hakları Merkez Grubu’na devredilmişti.
Mehmet Emin Karamehmet avukatları aracılığıyla Başbakanlık Sermaye Piyasası Kurulu Başkanlığı’na yaptığı resmi başvuru ile haklarının korunmasını talep etmişti. Endüstri Holding A.Ş ve MTM Haber Yatırım Ticaret A.Ş adına SPK’ya başvuruda bulunan Karamehmet’in itirazını VATAN, “Sabah adında hakkım var, atv’nin de yarısı benim” başlığı ile okuyucularına duyurmuştu. İMKB Başkanlığı işte bu yazıyı ihbar kabul etti.
İki farklı ölçü
MEHMED NİYAZİ
[ Zaman Gazetesi ]
Bizde sosyal konularda anabilim dalı hukuktur; Batı’da felsefedir. Elbette bu rastlantı değildir. Bizim değerlerimizin temelini adalet oluşturmaktadır. Kul hakkı ateşten bir parçadır.
Kılı kırk yararak üzerinde durulmuş, tevzii de erbabına bırakılmıştır. Hükümet ve meclisin, hakkın tayin ve tevziinde yetkisi yoktur; onlar sadece amme intizamını düzenlerler. Hakkın tespiti ise ilmin konusudur. Öyle zannediyorum ki, sistemimizin sağlamlığı, kuvvetlerin gerçekten birbirlerini dengelemeleri pek yakında Batılıların da dikkatini çekecektir. Zira her geçen gün, hem gayri memnunlar çoğalmakta hem de hakkı düzenleyen özel hukukun uzmanlık gerektirdiği anlaşılmaktadır. Onlar sistemimizi uygularlarsa, bizde de gündeme gelir.
Felsefenin temeli şüphedir. Batı, inancından genellikle memnun olmamış, devamlı kendisiyle, çevresiyle mücadele halinde bulunmuştur. Bu da felsefi sistemlerin doğmalarına sebep olmuştur. Felsefe, insanlara doğru düşünmeyi öğretmekle, ilimlere ufuk açmakla beraber filozoflar hayatın özüne, geleceğine dair pek bir şey söyleyememişlerdir. Hayat canlı bir organizma gibidir; izm’lerin kasvetli bodrumlarına sığdırılamaz; her an kendini yeniler, başka dünyalarda boy atar. Filozoflar daha çok birbirlerinin yanlışlarını yakalayarak kütüphanelerin raflarını doldurmuşlardır. Fakülte koridorlarındaki ihtiyar bunakla genç züppeye de mal üretmişlerdir.
Batı toplumları sınıflıdır. Sınıfların tayininde güç önemli faktördür. Bunun için güç Batı toplumlarında belirleyici unsurdur. Mesela düello bu konuda dikkat çekici bir örnektir. Yüzyılın başlarına kadar haklının ortaya çıkarılması, yahut hakların iadesi için sık sık güçlülük mücadelesi yapılırdı. Düelloda kazanan, prensip olarak haklı sayılırdı. İslam toplumlarında ise hak sahibi, adalet anlayışından dolayı güçlüdür. Bu gerçeği Hz. Ebubekir’in şu sözü veciz bir şekilde ifade etmektedir: “Ey nas! En zayıfınız, hakkını alıncaya kadar nezdimde en güçlüdür.”
Milletlerarası ilişkilerde Batılıların gücü daha da hoyratlaşır; hiçbir sınır tanımaz. Hedeflerine ulaşmak için kutsal saydıkları her mefhumu göz kırpmadan çiğnerler. Papa’nın; “Müslümanlara karşı İncil’e edilen yeminin önemi yok” deyip, Haçlı seferlerine önayak olduğunu tarihten bilmiyor muyuz? Devletler hukukuna, insan haklarına işlerine geldikleri yerlerde uyarlar; hatta bunları, iç işlerine müdahale etmek istediklerine karşı silah olarak kullanırlar.
Birkaç sebepten dolayı biz hâlâ Batı’nın boy hedefiyiz. Son çağlar Batı ile mücadelemizin tarihidir; Batılılar tarihle iç içe yaşadıkları için düşmanlıklarını kesinlikle unutmazlar. Ayrıca İslam ülkeleri arasında sosyal yapımız, devlet tecrübemiz, küçümsenmez toprağımız ile bir yerlere gelebilme ihtimalimiz var. Biz ne kadar; “Sizinle aynı medeniyeti paylaşıyoruz, tarihî iddialarımız yok” desek de ancak kendimizi inandırabiliriz. Bin beş yüz yıldan beri Hıristiyan olan Macarların Turaniliğini unutmayıp onlara ikinci sınıf Avrupalı muamelesi yapmıyorlar mı?
Bizim soykırım yapmadığımızı en iyi Fransızlar bilir. Zira 1919’larda Amerika Birleşik Devletleri başkanının meseleyi araştırmak için gönderdiği genelkurmay başkanı soruşturmaya Fransa’dan başladı, ülkemizde kıtal olduğu söylenen yerleri dolaşıp raporunu verdi. Bununla yetinmeyen cumhurbaşkanı, Amiral Bristol’u görevlendirdi; o da “soykırım yoktur” raporunu verdi. İşgal edilmiş İstanbul’da, Malta’da kurulan mahkemelerde sanıkların beraat ettiklerini bilmiyorlar mı? Elbette biliyorlar, ama kurtla kuzu hikayesi.
Soykırım Batı’nın işidir. Almanlar Yahudilere ne yaptı? İspanyollar Endülüs’te, Güney Amerika’da bütün insanları kılıçtan geçirmediler mi? Amerika’ya çıkan Avrupalılar, Kızılderilileri yeryüzünden silmediler mi? Onların soykırımını sıralarsak, liste çok kabarır. Osmanlı soykırım yapsaydı bir tane Balkan milleti kalır mıydı? Onlar, rengi, dili, dini ne olursa olsun herkese; “Vediatullah” yani Allah’ın emaneti olarak bakmışlardır. Bunu en iyi Fransızlar bilir; Osmanlı onları da iki defa idam sehpasından almadı mı?
Bu toprağın çocukları; Batılıların ağızlarından düşürmedikleri bütün insani sloganlar, kurbanını arayan satırlardan farksızdırlar. Menfaat temin etmek, siyasi hedeflerine varmak için, boğazlamak ve boğazlatmak onlara göre meşrudur. Siz yine merhameti elden bırakmayın; ama Batı’ya karşı varlığınızın yegane teminatının kuvvet olduğunu unutmayın. Bunun da biricik yolu “düşmanınızın silahlarına sahip olmak”tır. Gerisi laf-ı güzaftır.
09.10.2006
e-posta adresi: m.niyazi@zaman.com.tr
Ondan her şey beklenir
Ahmet KEKEÇ
akekec@stargazete.com
[ Star Gazetesi ]
Mütekait Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş, ‘Görevde olsam, AK Parti’ye kapatma davası açardım’ demiş.
Mutlaka yapardı.
Karşımızda, çünkü, ‘militan’ lafzını (‘militan demokrasi’, ‘militan cumhuriyet’ gibi) her türlü hukuk hassasiyetinin üzerinde tutan bir ‘özel dönem’ savcısı var ve ondan her şey beklenir.
Fakat elde etmek istediği sonuç, bu tür işlere bel bağlayanların elde etmek istediği ‘sonuç’la aynı mı olurdu?
Sanmıyorum.
Hem, o artık bir menfa... Sürgün yani.
28 Şubat postmodern darbesini müteakip, muhtemelen ‘ideolojik asabiyyeti hukuka tercih ettiği’ gerekçesiyle Cumhurbaşkanı Sezer tarafından yeniden aynı göreve uygun görülmemiş, ‘emekli’ye sevkedilmişti. Hadi açık söyleyelim, elde edilmek istenen sonuç elde edildiği için bir kenara itilmişti. Zaten kendisi de yeniden bu göreve seçilmemesini bir tür kızak, sürgün, diskalifiye olarak değerlendiriyordu.
Sonrasını biliyorsunuz
Kamuoyunda ‘diskalifiye edildim’ duygusu uyandıran mütekait başsavcı, gönülsüz bir şekilde emekliye ayrıldı ve kendini ‘eserlerine’ adadı: Kitaplar yazdı, şiir antolojisi çıkardı.
Bu kitapların ortak özelliği şuydu:
Bizzat müellifi tarafından yazılmıyordu, başkalarının görüşlerinden oluşuyordu. Müellif (buradaki ‘müellif’ tabii ki Vural Savaş oluyor), başkalarının görüşlerini belli bir sistematik dahilinde sıralayıp aralara ‘kaynak’ yapıyor, böylece kitap yazmış oluyordu. Mesela, 550 sayfalık ‘Satılmışların Ekonomisi’ kitabının, ancak 8-10 sayfası kendisine aitti. Telifi de kendisi alıyordu.
Peki, bu nasıl oluyordu?
Oluyordu işte.
Bir tarihte, ‘görevini ve yetkisini aşmak pahasına, her düzlemde, her vesileyle ölçüp biçmeden, tartmadan konuştuğunu’ yazmıştım. Evrak-ı sabıkası oldukça kabarıktı.
Geçen sene de, türbanı savunan iktidar partisinin kapatılmasını istemiş, başsavcıyı göreve çağırmıştı.
Bir şeyi savunmak ‘kapatma gerekçesi’ olabilir mi oysa?
Elbette olmaz.
Çünkü, siyaset dediğimiz şey büyük ölçüde ‘taleplerle’ ilgili bir konudur ve siyasî partiler de zaten ‘talepler’ temelinde, devletin ve zaman zaman da yasaların hoşuna gitmeyecek ‘bir şeyi’ savunmak için kurulmuşlardır.
Diyeceksiniz ki, ‘O zaman RP ve FP niçin kapatıldı? Niçin bu partilerin kapatılmasında ‘türban savunusu’ birinci derecede rol oynadı?’
Haklısınız!
Fakat bana sorarsanız, sözkonusu partilerin kapatılması türbanla değil, ‘dönemin ruhu’yla alakalıydı. Bugünkü başsavcıdan, sadece ‘hukuk dışı’ değil, aynı zamanda ‘akıl dışı’ bir işe kalkışmasını isteyen Vural Savaş da dönemin ruhuna en uygun başsavcıydı.
Hedefindeki partiyi kapattırabilmek için basın toplantısı düzenlemiş, bağımsız gazetecileri ‘işbirliği’ne çağırmıştı.
DSP hakkındaki işlemi ‘şık olmayacağı’ gerekçesiyle ertelediğini açıklamıştı.
Siirtlileri ‘vatan haini’ ve ‘düşman işbirlikçisi’ ilan etmişti.
312. maddeyi (şimdinin 216’sı) değiştirebileceklerini söyleyen dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz’ı ‘darbe’yle korkutmuştu.
Farklılıklara vurgu aydınları ‘artist olacağım diye kandırılan genç kızlara’ benzetmişti.
Hulki Cevizoğlu’nun programında ‘Millet iradesiymiş, ıvır zıvırmış... Geçin efendim bunları, geçin...’ diyerek parlamentoya meydan okumuş, hakkındaki soruşturma için TBMM komisyonuna gidip ifade vermeyi reddetmişti; ‘hiç kimseye hesap vermek zorunda değilim’ beyanıyla!
Böyle bir dönem, böyle bir başsavcı...
09.10.2006
Vergilerin kanuniliği ilkesi ve katma değer vergisinde iade
M. Aykut Kelecioğlu / Gelirler Başkontrolörü Vergi Sorunları Dergisi
[ Dunya Gazetesi ]
Devletler vergi toplarken; vergiye karşı oluşabilecek tepkileri en aza indirmek, verginin toplumun tüm kesimleri tarafından benimsenmesini sağlamak ve nihayetinde vergi toplamada verimliliğin beklenen seviyeye ulaşması çabası içindedirler. Böyle bir çabanın sonucu tüm demokratik ülkelerde benimsenmiş vergilendirme ilkeleri ortaya çıkmıştır. Türk hukuk sisteminde Adam Smith'in geleneksel vergilendirme ilkelerinden olan vergilendirmede belirlilik ilkesinin de altyapısını oluşturan Vergi Ödevi başlıklı Anayasa'nın 73. maddesi vergilendirme sürecinde kanun koyucunun dikkat etmesi gereken çatıyı oluşturmuştur. Anayasa'nın anılan maddesine göre vergi, resim, harç ve benzeri mali yükümlülükler kanunla konulur, değiştirilir veya kaldırılır.
Vergi hukukunda öğretide yardımcı kaynak olarak kabul edilen genel tebliğler ise yukarıda bahsedilen anayasal zorunluluk gereği vergi işlemlerinin yürütülmesi ile ilgili açıklamaların bulunduğu hukuk metinleridir.
Katma Değer Vergisi Kanunu'nun 29. maddesinde vergi indiriminin temel prensibi belirlenmiştir. Buna göre; bir vergilendirme döneminde indirilecek katma değer vergisi toplamı, mükellefin vergiye tabi işlemleri dolayısıyla hesaplanan KDV toplamından fazla olduğu takdirde, aradaki fark sonraki döneme devrolunur ve iade edilmez. Ancak mal ve hizmet alımlarının yüksek oranda KDV'ye tabi olması, buna karşın mal ve hizmet satışlarının düşük oranda KDV oranına tabi olması durumunda mükellef bünyesinde indirim mekanizması yoluyla giderilemeyen bir KDV oluşmaktadır. İşte bu durumu berteraf etmek amacıyla yine aynı kanun maddesinde düzenleme yapılmıştır.
Buna göre Bakanlar Kurulu tarafından vergi nispeti indirilen teslim ve hizmetlerle ilgili olan ve teslim ve hizmetin gerçekleştiği dönemde indirilemeyen ve Bakanlar Kurulu'nca belirlenen tutarı aşan tutarı vergi öncelikle; mükellefin vergi ve benzeri borçlarına mahsup edilecek, yıl içinde mahsuben iade edilemeyen vergi nakden iade edilecektir.(1)
Kanunun 29. maddesinde uygulamaya ilişkin usul ve esasları tespit etmeye yetkili olan Maliye Bakanlığı, yıl içinde mahsuben iade imkanı olmayan KDV'nin, nakden iadesinde yayımlandığı genel tebliğler ile "süre sınırı" koymuştur. Yıl içinde mahsuben iade imkanı olmayan KDV'leri, ancak ertesi yılın aralık ayına kadar verilecek KDV beyannameleri ile talep edilebilecektir.
Danıştay'a intikal eden bir olayda; davacı indirimli orana tabi işlem nedeniyle indiremediği KDV iade talebinin, süresinden sonra olduğu gerekçesi ile reddi üzerine, KDVK'nın 29/2. maddesine istinaden genel tebliğde indirimli orana tabi işlemler nedeniyle doğan KDV iadesi alacağının belirli bir tarihe kadar talep edilebileceğine ilişkin düzenlemenin hukuka aykırı olduğunu ileri sürerek yapılan işlemin bozulmasını istemiştir.(2)
Danıştay'a göre; bu durum böyle bir düzenlemenin tebliğ ile yapılamayacağı gerekçesiyle yerinde değildir. Çünkü kişilerin birtakım haklarının kısıtlanmasını veya belirli bir haktan yararlandırılmasının belirli sürelerle sınırlandırılmasını öngören düzenlemeler, Anayasa'nın belirlediği sınırlar dahilinde, ancak yasalarla yapılabilecektir. 29. maddenin ikinci fıkrasında, fıkranın uygulanmasına ilişkin usul ve esasların belirlenmesinde Maliye Bakanlığı yetkili kılınmış ise de, bu yetki iade talebinin nereye ve nasıl yapılacağı, iade işleminde hangi belgelerin aranılacağı gibi düzenlemelerle sınırlıdır, hakkın özüne dokunabilecek bir düzenlemenin tebliğ ile yapılması söz konusu olamaz. Aksi düşünce; yani kanunla düzenlenmesi gereken bir konunun tebliğ ile düzenlenmesi, kanunda öngörülmeyen bir sınırlamanın tebliğ ile getirilmesi, kuvvetler ayrılığı rejimine ters düşeceği gibi, fonksiyon gaspına da yol açacaktır. Danıştay ayrıca; yürürlükte bulunan vergi kanunlarında, iade talebi konusunda herhangi bir süre sınırlaması olmadığı, bu tür taleplerin vergi kanunlarındaki genel zamanaşımı süresi içerisinde her zaman yapıl-bileceğinden bahisle, iade talebinin kabul edilmemesini yerinde görmemiştir.
Danıştayın bu kararı, şüphesiz Maliye Bakanlığı'nın belirlemiş olduğu süre içinde indirimli orana tabi işlemler nedeniyle KDV iadesini almamış veya alamamış mükellefler açısından bir emsaldir. Bu bağlamda olası ihtilaflara sebebiyet vermemek ve yukarıda belirtildiği gibi genel tebliğlerin amacının mükellefleri vergi kanunları karşısında bilgilendirmek, uygulamada ortaya çıkan kimi tereddütlü konularda kanuni çerçeve içinde görüş bildirmek ve vergi kanunlarının Maliye Bakanlığı'na gerekli düzenleme yapma yetkisi verdiği konularda bu düzenlemeleri yapmak olduğu hususu göz önünde bulundurularak, "vergilerin kanuniliği ilkesinin" zorunlu bir sonucu olarak bakanlığın söz konusu düzenlemeyi gözden geçirmesinin faydalı olacağı kanaatindeyiz.
(1) Kanunun 29. maddesinde yer alan bu düzenlemeye rağmen, bakanlık yayımladığı 41 numaralı KDV Sirküleri ile iade alacağının aylık dönemde mahsuben talep edilmesinin ihtiyari olduğunu, indirimli orana tabi işlem nedeniyle iade hakkı bulunan mükelleflerin isterlerse yıllık nakden veya mahseben iade alabileceklerini belirtmiştir.
(2) Danıştay 7. Dairesi'nin 09.11.2004 Tarih 2003/1094 Esas, 2004/2800 Karar Nolu kararı .
Kooperatiflerde muafiyet açısından üst birlik şartı
HUKUKA GÖRE / Dr. A. Bumin Doğrusöz
abumin@e-kolay.net
[ Dunya Gazetesi ]
Kooperatifler, kurumlar vergisi mükellefi olmakla birlikte, gerek eski 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nda gerekse yeni 5520 sayılı yeni Kurumlar Vergisi Kanunu'nda belli koşullarla vergiden muaf tutulmuşlardır.
Yeni kanunda bu koşullar, eski kanundaki düzenlemede olduğu gibi, ana sözleşmelerinde sermaye üzerinden kazanç dağıtılmaması, yönetim kurulu başkan ve üyelerine kazanç üzerinden pay verilmemesi, yedek akçelerin ortaklara dağıtılmaması ve sadece ortaklarla iş görülmesine hükümler bulunması ve bu hükümlere fiilen uyulması şeklinde belirlenmiştir. Yeni kanunda bu konuda sadece, ortaklarla iş görülmesi koşulu ile ilgili olarak, yapı kooperatiflerinin kendilerine ait arsalarını kat karşılığı vererek her bir hisse için bir işyeri veya konut elde etmelerinin bu koşulu ihlal etmeyeceği konusu açıklığa kavuşturulmuş ve ayrıca tüketim ve taşımacılık kooperatiflerinin muafiyetten yararlanamayacağı vurgulanmıştır. Yapı kooperatifleri için ayrıca, bu kayıt ve şartlara ek olarak, kuruluşundan inşaatın bitim tarihine kadar yönetim ve denetim kurullarında, söz konusu inşaat işlerini kısmen veya tamamen üstlenen gerçek kişilerle tüzel kişi temsilcilerine veya bunlarla ilişkili olduğu kabul edilen kişilere veya yukarıda sayılanlarla işçi ve işveren ilişkisi içinde bulunanlara yer verilmemesi ve yapı ruhsatı ile arsa tapusunun kooperatif tüzel kişiliği adına tescil edilmiş olması koşulları getirilmiştir.
Kooperatiflerde vergi muafiyeti konusunda bir diğer hüküm de 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu'nun 93. maddesinde yer almıştır. Maddede kooperatiflerin yararlanabilecekleri çeşitli vergi istisna ve muafiyetleri sayılmış ve bunlar arasında (f. 4) da, "5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 199 sayılı kanunla değişik 7'nci maddesinin 16'ncı bendindeki esaslar dahilinde kurumlar vergisi muaflığına" yer verilmiştir. Ancak maddenin 4 numaralı fıkrasında ise, kooperatiflerin, kooperatif birliklerinin ve kooperatif merkez birliklerinin faaliyete geçen üst kuruluşlara girmedikleri takdirde bu muafiyetten yararlanamayacakları hükme bağlanmıştır. Kısa bir ifade ile anılan hükümle, kooperatiflerin söz konusu muafiyetten yararlanabilmeleri, eğer o faaliyet alanı için üst kuruluş varsa, o kuruluşa üye olma şartına bağlanmıştır.
Bugünkü yazımızda kooperatiflerin muafiyetten yararlanabilmeleri açısından bu koşulun hâlâ geçerli olup olmadığını irdelemek istiyoruz. Bu irdelemeyi, sonuca ulaşmak açısından yararlı olacağı için, koşulun geçmişi ile birlikte yapmak istiyoruz.
Kooperatifler Kanunu, 24.4.1969 tarihinde kabul edilmiş, 10.5.1969 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanmış ve 101. maddesi uyarınca üç ay sonra 10.8.1969 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanun koyucu, Kooperatifler Kanunu'nun 93. maddesi ile Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 7/16. maddesinde yer alan muafiyet şartlarına, bu tarih itibariyle artık yeni bir şart, üst birliğe üye olma şartını eklemiştir.
Daha sonra ise, 5422 sayılı eski Kurumlar Vergisi Kanunu'nun konumuza ilişkin 7/16. maddesi 27.12.1980 tarih ve 17203 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanan 24.12.1980 tarih ve 2362 sayılı kanunla değişmiş ve anılan bend yeniden düzenlenmiştir. Bendin yeni şeklinde kanun koyucu, vergi muafiyeti şartlarını yeniden belirlemiş (dört şart) ve bu şartların hem ana sözleşmede bulunmasını hem de fiiliyatta riayet edilmesini, muafiyetin varlığı için gerekli ve yeterli görmüştür.
Buna karşılık 2362 sayılı kanun sonrası uygulamada Maliye Bakanlığı, Kooperatifler Kanunu'nda yer alan bu üst kuruluşlara üye olma şartını, Kurumlar Vergisi Kanunu'nda yazılı şartların dışında ayrıca aramış ve üst kuruluşlara üye olma şartını gerçekleştirmeyen kooperatiflerin muafiyet taleplerini yine kabul etmemiştir. Bakanlığın bu uygulaması 20.12.1989 gün ve 1989/3 sayılı Kurumlar Vergisi İç Genelgesi'ne dayanmıştır.
Ancak Maliye Bakanlığı'nın bu iç genelgesine rağmen, muafiyet iddiasında olan ve bu sebeple beyanname vermemiş kooperatifler aleyhine yapılan tarhiyatların hemen tamamı, yargıdan dönmüştür. Danıştay 3 ve 4. Daireleri, yerleşik hal alan içtihatları ile, 2362 sayılı kanun sonrasında üst birliğe üye olma koşulunun aranamayacağına hükmetmişlerdir (örnek olarak Yaklaşım Dergisi'nin 39 ve 44. sayılarında yayımlanan kararlara bakılabilir).
Bizde o tarihlerde yazdığımız ve 10.7.1997 tarihli DÜNYA Gazetesi'nde yayımlanan bir yazımızda konuya ilişkin görüşümüzü şu satırlarla aktarmıştık.
"Hukukta yasa koyucunun iradesi yorumlanırken, diğer kanunları bilmediği, unuttuğu veya görmezden geldiği şeklinde bir düşünce ile hareket edilemez. Dolayısıyla kanun koyucunun, Kurumlar Vergisi Kanunu'nun anılan bendini yeniden düzenlerken Kooperatifler Kanunu'nda var olan üst birlik şartını bildiği kabul edilmek zorundadır. Kanun koyucu, anılan bentte, muafiyet şartlarını yeniden belirlerken, bu şarta yer vermemiştir. Bu durumda kanun koyucunun iradesi, artık bu şartın aranmadığı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Eğer kanun koyucu, Kooperatifler Kanunu'nda yer alan üst birlik şartının varlığını sürdürmesini arzu etse idi, muafiyet şartlarını yeniden belirlerken ya bu şarta da yer verirdi veya diğer kanunlarda yazılı şartların saklı olduğunu belirtirdi. Bu sebeplerle ve kanaatimizce, Kooperatifler Kanunu'nun konumuza ilişkin 93/4. maddesi zımnen ilga olunmuştur ve artık uygulanma olanağı yoktur."
Ancak daha sonra 5422 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 7/16 numaralı bendine 4369 sayılı kanunla eklenen cümle ile "üst birliğe üye olma koşulu" tekrar ihdas olunmuş ve böylece bu konudaki tartışma sona ermişti.
Şimdi 5422 sayılı kanun kaldırılmış ve yerine 5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanunu yürürlüğe konulmuş ve kooperatiflerin muafiyet koşulları kanunun 4/1-k maddesi ile yeniden belirlenmiştir. Bu yeniden belirlenen koşullar içerisinde de "üst birliğe üye olma koşulu"na yer verilmemiştir.
5422 sayılı kanun zamanında 2362 sayılı kanunla kaldırılan (kaldırıldığı kesinleşmiş içtihatlarla sabit) ve 4369 sayılı kanunla yeniden ihdas olunan, ancak bu defa 5520 sayılı kanunda belirlenen koşullar içerisinde yer almayan "üst birliğe üye olma koşulu"nun bu gün için geçerli olduğu ileri sürülemez.
Sonuç olarak muafiyet için üst birliğe üye olma koşulu, Kooperatifler Kanunu ile ihdas edilmiş, ancak 2362 sayılı kanunla zımnen ilga edilmiştir. Sonrasında bu koşul 4369 sayılı kanunla tekrar ihdas edilmiş ve nihayet 5520 sayılı kanunla açıkça kaldırılmış ve yeni kanunda öngörülmeyerek uygulanmasına son verilmiştir. Bütün bu gelişmeler karşısında, Kooperatifler Kanunu'nun söz konusu koşulunun hâlâ yürürlükte olduğunu ileri sürmek, hukuken mümkün değildir. Dolayısıyla muafiyet talep eden veya bu savda olan kooperatiflerden, bu şartı da gerçekleştirmeleri istenemez.
Uluslararası Ceza Mahkemesi
Yıldırım Türker [ Radikal]
Benzersiz yazar John Berger, Irak Dünya Mahkemesi'nin oluşturulmasını gerekçelendirirken şöyle diyordu: "Suçlar unutulmamalı, belgelerini, kayıtlarını muhafaza etmeliyiz. Çünkü suçluların ilk işi bunları yok etmektir. Bu efendiler yalnızca masumları katletmekle kalmaz, hafızayı da yok ederler. Yeni dünya tiranlığına karşı yükselen muhalefete ilham vermesi için bu kayıtların tutulması şarttır. Silahlarla donanmış bu zorbalar askeri ya da ekonomik bütün savaşları kazanabilirler, ama adına iletişim savaşı dedikleri savaşı kaybettiler. Dünya kamuoyunun desteğini kazanamadılar. Gitgide daha çok insan HAYIR diyor. Bu yenilgileri zorbalıklarının sonu olacak, ama bu son kim bilir daha kaç trajedi, kaç istila ve felaketten sonra gelecek. Daha ne kadar yoksullaştıracaklar bizi? İşte kayda geçirmenin, delilleri muhafaza etmenin, hatırlamanın aciliyeti bundandır. İşledikleri suçlar unutulmayacak, her kıtada ağızdan ağza dolaşacak. Her geçen gün daha çok insan HAYIR diyecek. Bugün sevdiğimiz ve korumak istediğimiz şeylere EVET demenin ön koşulu budur."
Berger'in dedikleri, tarihin şu kuytusunda hayati önem taşıyor.
Sizi, adını duyduğumuz, çoğunluk Irak Dünya Mahkemesi'yle karıştırdığımız bir oluşumdan haberdar etmek isterim. Uluslararası Ceza Mahkemesi'nden. Berger'in dile getirdiği gerekçelerle kurulmuş bağımsız bir yargı organından.
Önce UCM Türkiye Koalisyonu'nun birinci bülteninden aldığımız tanımıyla başlayalım.
UCM, devletlerin uluslararası hukuk kapsamında işleyebilecekleri en ağır suçlar olan soykırım, saldırı, savaş suçları ile insanlığa karşı suçları soruşturmak ve mağdurların haklarını daha iyi koruyacak uluslararası bir yargılama mekanizması oluşturmak için, uluslararası toplum tarafından ulusal mahkemelerin tamamlayıcısı olarak hareket etmek üzere kurulmuş sürekli ve bağımsız bir yargı organıdır.
2. Dünya Savaşı'ndan sonra kurulan Nuremberg ve Tokyo mahkemelerinden bu yana yarım yüzyılı aşkın bir süredir BM Güvenlik Konseyi sadece iki 'ad
hoc' (geçici) UCM kurmuştur. 1993'te 'Eski Yugoslavya İçin Uluslararası
Ceza Mahkemesi' ve 1994'te 'Ruanda İçin Uluslararası Ceza Mahkemesi' kurulmuştur. Halen devam eden tutuklamalar ve yapılan yargılamalar
ile gittikçe artan bir etkiye sahip olmalarına rağmen, bu mahkemeler iki belirli zaman ve bölgede işlenen suçlarla sınırlandırılmıştır. Güvenlik Konseyi, 1993'ten beri Çeçenistan, Irak, Doğu Timor, Kamboçya, Guatemala, Liberya, Somali vb. birçok ülkede bazı büyük olaylar için aynı 'ad hoc' mahkemelerini kurmayı başaramamıştır. Bunun nedeni kısmen yeni mahkemeler kurmanın maliyeti olmakla birlikte, asıl neden, siyasi niyetin olmamasıdır.
UCM, suçun işlendiği veya vatandaşları bu tür suçlardan şüpheli olan devletlerin mahkemeleri isteksiz davranırsa veya yetersiz kalırsa harekete geçecektir. UCM savcısı, adli onama gerektiren bir konuda, kurbanlar ve aileleri, hükümetler arası organizasyonlar, sivil toplum örgütleri, BM ve devletler gibi, kimi kaynaklardan sağlanan bilgilere dayanarak soruşturma açabilir. UCM Savcısı bağımsız olup Güvenlik Konseyi'nin talepleriyle bağlı değildir.
UCM Türkiye
Uluslararası Ceza Mahkemesi Türkiye Koalisyonu kurucu üyeleri: Diyarbakır Barosu, Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İnsan Hakları Gündemi Derneği, Mazlumder, Türkiye İnsan Hakları Vakfı ve Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi. Kurucu üyelerin 'Türkiye UCM'nin yetkisini tanımalıdır' başlıklı bildirisinden bölümler okuyalım:
2. Dünya Savaşı, insan haklarının devletlerin tekeline bırakılamayacak bir alan olduğunu tüm dünyaya göstermiştir. Bu nedenle insan haklarının korunmasına ilişkin mekanizmalar, 2. Dünya Savaşı sonrası küresel düzeyde geliştirilmiştir. Ancak bu mekanizmaların, toplu ihlaller açısından yeterince etkili olmadığı bir gerçektir. Savaş sonrası kurulan ve önemli bir işlevi de insan haklarının korunması olan Birleşmiş Milletler, tekil devletlere bağlı karar alma mekanizmaları nedeniyle ihlallerin önlenmesinde yeterince etkili olamamış, ihlallerin cezasız kalmamasına
yönelik hukuki mekanizmalara ise bu çatı altında hiç yer verilmemiştir.
Günümüz dünyasında insan hakları ihlallerinin giderilmesinin en önemli ve etkili araçları, insan hakları ihlallerini önlemeye ve ihlalcileri cezalandırmaya yönelik küresel, tekil devletlerin güdümünde olmayan, adil ve herkes tarafından kabul gören bir hukuk düzeni kuracak kurum ve kuruluşlardır. Henüz önleyici mekanizmalar konusunda bir ilerleme kaydedilmemiş olmakla birlikte, insan hakları ihlallerinin faillerini cezalandırmaya yönelik bir küresel yargı organının temelleri 1998 yılında Roma Statüsü'nün imzalanmasıyla atılmış, 2002 yılında bu statü ile kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi faaliyetlerine başlamıştır.
Mahkemenin kurulmasında 90'lı yıllarda Bosna'da, Ruanda'da, Somali'de, Kosova'da, Doğu Zaire'de, Filistin'de işlenen soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları karşısında devletlerin ve sivil toplum örgütlerinin önleme ve sorumluların cezalandırılması konusunda aciz durumda kalmasının büyük rolü olmuştur. Bu başarısızlığın sonucunda, sürekliliği olan bir küresel mahkemenin oluşturulması fikri geliştirilmiş ve insan hakları duyarlılığı olan tüm kurum ve kuruluşlarca savunulmuştur.
Roma Statüsü birçok devlet tarafından da desteklenmiş ve şu ana kadar 102 devlet, onay vererek Statü ile kurulan mahkemenin yetkisini kabul etmiştir. Ancak, başta Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail gibi devletler olmak üzere henüz Statü'ye onay vermeyen devletler de mevcuttur. Üstelik, bu devletlerden bir kısmı mahkemeyi etkisiz hale getirecek uluslararası düzenlemeler yapmaktan da çekinmemektedir. Örneğin, ABD gerçekleştirdiği ikili anlaşmalarla Statü'yü onaylayan ya da onaylamayan devletleri, Statü hükümlerine aykırı davranmaya zorlamaktadır.
Türkiye, 2004 yılında gerçekleştirilen Anayasa değişikliği ile UCM kapsamına giren suçlarda 'suçluların iadesine iliştin' bir düzenleme yapmış olmakla birlikte (38. madde) günümüze kadar Statü'ye taraf olacağına dair siyasi bir irade göstermemiştir.
Biz, UCM Türkiye Koalisyonu kurucu üyeleri olarak, öncelikle aşağıdaki belirttiğimiz gerekçelerle, Türkiye'nin kısa bir süre içinde taraf devlet Statüsüne sahip olmasını istiyoruz:
1. UCM, dünya çapında ve her düzeyde gerçekleşen soykırım,
insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarının faillerinin cezasız kalmamasını sağlayacak bir mekanizmayı yaşama geçirmek için oluşturulmuş bir mahkemedir ve başarısı dünyadaki bütün devletlerin vereceği desteğe bağlıdır.
2. Roma Statüsü, güvenliği sadece kendi tekelinde gören, kendi fiillerinden doğan sorumluluğu iktisadi ve askeri gücüyle ortadan kaldırmaya çalışan ve dolayısıyla insanlığa yönelik tehdit oluşturan her türlü anlayış ve girişimin cezasız kalmayacağı bir küresel
düzenin önemli bir ilk adımıdır.
3. Bu mekanizma aracılığıyla taraf devletler aynı zamanda kendi egemenlik alanlarında söz konusu suçları işleyenleri etkili bir biçimde cezalandıracaklarını, aksi takdirde UCM'nin bu suçların cezalandırılması için devreye gireceğini taahhüt ettikleri için, kendi hukuk sistemlerini söz konusu suçlara karşı güçlendireceklerdir.
Roma Statüsü'ne taraf olma, hukukun üstünlüğünün sınırlar ötesinde, evrensel düzeyde kabul edilmesi yolunda atılmış önemli bir adımdır. Bu sıfatı elde eden her taraf devlet, önce kendi sınırları içinde soykırım yapmayacağını, insanlığa karşı suç işlemeyeceğini, savaş suçlarnıdan uzak duracağını kabul etmekle, hem kendi sınırları içinde, hem de evrensel düzeyde barış ve esenliğin gerçekleşmesine katkıda bulunacaklardır.
Eğer Türkiye insanlığa ve barışa yönelik tehditlere gerçekten cevap vermek istiyor ise, bu yönde oluşturulmuş olan tüm siyasi ve hukuki girişimleri desteklemelidir.
UCM, sadece bir yargı organı ve hukukçuları ilgilendiren bir teknik mesele olarak dar bir kalıba sıkıştırılmamalıdır.
Çocuklardan kadınlara, engellilerden yaşlılara, ayrımcılık mağduru olabilecek etnik, dinsel, dilsel, ırksal farklılığa sahip tüm gruplara kadar herkesin insan onuruna saygılı bir yaşam sürdürebilmesi amacına hizmet edecek bir hukuk düzeninin oluşturulması çabasını ifade eden UCM'nin, toplumun her kesiminin sahip çıkması gereken bir konu olduğu bilinciyle hareket eden biz koalisyon kurucuları, sivil toplum örgütlerini de Roma Statüsü'nün topluma tanıtımını ve Türkiye'nin kısa bir süre içinde taraf olmasını sağlayıcı bir çaba göstermeye ve bu doğrultuda sorumluluk üstlenmeye davet ediyoruz.
UCM Türkiye Koalisyonu kurucu üyeleri.
İrtica hukuk değil, siyaset ve siyasa sorunudur
SİYASET PENCERESİ / İlter Turan
[ Dunya Gazetesi ]
Sizlerin de gözlediğiniz gibi, irtica tartışmaları gündemimizden hiç düşmez. Değişik yoğunlukta olsa da her zaman devam eder. Bakarsınız, bir tarikatın açtığı ileri sürülen kursta tuhaf kılıklara giydirilmiş çocuklara Cumhuriyet'e küfür ettiriliyor. Ya da bir devlet dairesine memur alınırken mülakatta kişinin talip olduğu görevle ilgisi olmayan, dini tutumlarını belirlemeye dönük sorular sorulmuş. Bakarsınız bir başbakan, sarıklı cübbeli ve kerameti kendinden menkul meşayıhı konuta iftara davet etmiş. Ya da acaip kıyafetli birtakım adamlar, gözlerden uzak bir kıyı parçasını çevirmişler, silahlı nöbetçilerle kimseyi kampa yaklaştırmıyorlar, dine uygun tatil yapıp eğitim verdiklerini iddia ediyorlar. Hemen her gün bu anlattıklarımın benzerlerini gazetelerde bulabilirsiniz. Bunların sadece AKP döneminde ortaya çıkmadığını hepimiz biliyoruz. Şayet sadece bizde olduğunu düşünüyorsak yanılırız. Daha birkaç gün önce gazeteler Amerika'da çocukları neredeyse din adına katil yapmayı telkin eden bir kampın ortaya çıkarıldığından söz ediyordu.
Birçok ülkede olduğu gibi ülkemizde de genel kabul görmeyen yorumlar getiren topluluklar türeyebiliyor. Bunların bir bölümü kimseye zarar vermiyorsa, özgür toplumda yaşamanın gereği olarak hoş görülüyor. Kamunun selameti açısından sorun yaratanlarla mücadele ediliyor. Örneğin, ABD'de tıbbi tedavi kabul etmeyen Christian Scientist tarikatına mensup ailelerin çocuklarını devlet, velilerinin arzusu hilafına tedavi ettirmiş, çocuklarını okula göndermeyi reddeden bir başka tarikat erbabının çocuklarını ise okula gitmeye mecbur etmiştir. Bizde de buna benzer bir durum olduğunu söyleyebiliriz. Kamu yaşamını tehdit etmeyen bazı olguların üzerinde durulmamakta, diğerleri ise kovuşturmaya konu olmaktadır. Cumhuriyet tarihine şöyle bir göz atarsak, Menemen olaylarında başlayan, Ticaniler'in Atatürk heykellerine saldırması ile devam eden, İsmail Ağa Camii'ndeki cinayete kadar uzanan olaylar akla geliyor. Kamu otoritesi, bu tür olaylarla ilgili olarak gerekli uygulamaları her zaman yapmıştır. Buna karşılık, okuyarak üfleyerek tedavi, yatırlardan medet ummak türünden uygulamalar, büyük bir dolandırıcılığa dönüşmediği sürece, kamu otoritelerinin ilgi alanının dışında kalmaktadır.
Laik bir siyasi yapımız olmakla birlikte, birçok ülkede yaşanmayan ve bir türlü gideremediğimiz bir rahatsızlıkla karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. din ve devlet işleri ayrıdır desek de, çoğunluk dininin işleri bir devlet bakanlığına bağlı örgütçe yürütülüyor. Devlet dini standart bir kalıba sokmayı arzuluyor, bu kalıbın dışına çıkmayı isteyenlere kuşkulu yaklaşıyor. Durumun tarihi kökenleri olduğu, hemen değişmesinin mümkün ya da istenilir olmadığını kestirmek zor olmasa gerek. Laiklik devletin tüm inançlara eşit mesafede durması, herhangi birine ayrıcalık tanımaması olarak tanımlandığında, laik bir yapıdan uzak olduğumuz söylenebilir. Yasa ve uygulamaların din esasına dayandırılmaması açısından ise laik bir yapıya sahip olduğumuz açıktır. Bu alanlarda dini ilke ve anlayışlara yer verilmek istenince, rahatsızlık yoğunlaşıyor. Son günlerde "irtica tehlikeli boyutlara ulaşıyor" denildiğinde, şikayete konu olan uygulamalardır.
İktidar partimiz, "İrtica hukuken tanımlanmış bir kavram değil. Tanımlayalım, biz de mücadele edelim," diyor. Kimi yazarlar şu da irticadır, bu da irticadır diye, kavramın şu ana kadar kapsamadığı alanları da tartışmaya sokmaya çalışıyorlar. Bu tavırlar rahatsızlıkları gidermez, yoğunlaştırır. Karşımızda bir yasa değil, siyaset ve siyasa sorunu var. Bir yasa sorunu ile karşı karşıya imişiz gibi düşünecek olursak, bizi daha büyük sıkıntıların bekleyeceğinden emin olabilirsiniz. İktidar partimizin din işlerini her gün uygulamaya sokma çabalarına karşı net ve ısrarcı bir tavır alması gerekiyor. Konu bu kadar basit. Örneğin, THY personeline Minnesota personel testi uyguluyorum diyerek, bazı değişiklikler yapıp, kişiyi dini düşüncesini beyana zorlamayı akleden kişi veya kadrolara bu fırsatın baştan verilmemesi, verenlerin de denetlenmesi lazım. Ya da, bir Alman bilginin su ile tedavi yöntemini saptırarak bunun abdest almanın kan deveranının hızlandırıp, alyuvarları çoğaltacağını ders kitaplarına sokanlara tereddütsüz karşı çıkmak, konu kamuoyu baskısının yarattığı bir zorunluluk durumuna getirilmeden haklarında işlem yapmak lazım. Daha da önemlisi, insanların böyle saçmalıklar yapmaya dahi cesaret edememesi lazım. Gelgelelim, bu tür işleri yapanlar kendilerinin takdir edileceğini hesaplıyor, bakanın veya amirlerinin kendilerini koruyacağını tahmin ediyorlar. Kamu görevlerine liyakatleri olduğu çok tartışmalı ama dini bütün kişilerin atanmaya çalışılması, örneğin Merkez Bankası'nın başına önce faize inanmayan bir bankacının önerilmesi, olaya dışardan bakanlara dinin uygulamada yerinin genişletilmesi gayreti gibi geliyor, güven telkin etmiyor.
Türkçe kullanımda "irtica" kamu eylemlerinin dine dayandırılması, din esas alınarak yapılması anlamını kazanmıştır. Bunun yapılmak istendiği izlenimi rahatsızlık yaratıyor. Hükümetimiz ne kendisini ne de bizi aldatsın. Bir sorun var, gidermeye çalışsın. Vakit kaybetmeyelim, yoksa sıkıntımız dinmez, artar.
| Basinda Yargi Haberleri... |
| Canım Babam Hasan ÖZDERİN ’in Aziz Hatırasına, ( 13 Aralık 2004 – Söz Eylemini Yitirdi...) Derleme : Metin OZDERIN |
| OZDERIN,M. |
| msn: ozderin@hotmail.com |


0 Comments:
Post a Comment
<< Home